← el-MahvîMir'ât RisâlesiTRARENPDF ↓

رِسَالَةُ الْمِرْآةِ وَالنِّعْمَةِ

فِي أَدَبِ السَّبَبِ، وَسِرِّ الْحَمْدِ، وَاتِّسَاعِ الرَّحْمَةِ


Mir'ât Risâlesi

Ayna ve Nimet — Sebebin Edebi

Sebebe ne körlükle ne de kibirle bakmanın münâcâtı: ayna nûru kendinden sanmaz, sebep put edilmez, sebep de inkâr edilmez — her şeyden Allah’a geçmek, ve her hamdin O’na dönmesi. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ، وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ.

Ve’l-hamdü lillâh, ve lillâhi’l-hamd.

Hamd Allah’adır, ve hamd yalnız Allah’ındır.

الحمدُ للهِ الَّذي يُجري المعاني حيثُ شاء، ويفتحُ أبوابَ الفهمِ بما شاء، ويجعلُ من الكلامِ إذا شاءَ بابًا إليه، ومن السببِ إذا شاءَ مرآةً تدلُّ عليه.

El-hamdü lillâhillezî yücri’l-meânî haysü şâ’, ve yeftehu ebvâbe’l-fehmi bimâ şâ’, ve yec‘alü mine’l-kelâmi izâ şâe bâben ileyh, ve mine’s-sebebi izâ şâe mir’âten tedüllü aleyh.

Hamd, mânâları dilediği yerde akıtan, anlayış kapılarını dilediğiyle açan, dilediğinde sözü Kendisine bir kapı, dilediğinde sebebi Kendisine delâlet eden bir ayna kılan Allah’a mahsustur.

الحمدُ للهِ الَّذي لا تُحَدُّ رحمتُه، ولا يُحاطُ فضلُه، ولا تُحصى نعمتُه، ولا ينتهي عطاؤُه، ولا يَضيقُ بابُهُ بكثرةِ الراجعين إليه.

El-hamdü lillâhillezî lâ tuhaddü rahmetüh, ve lâ yühâtu fadlüh, ve lâ tuhsâ ni‘metüh, ve lâ yentehî atâüh, ve lâ yedîku bâbühû bikesreti’r-râciîne ileyh.

Hamd, o Allah’a mahsustur ki: rahmetine sınır konmaz, fazlı kuşatılamaz, nimeti sayılamaz, atâsı tükenmez, ve kapısı, Kendisine dönenlerin çokluğuyla daralmaz.

الحمدُ للهِ الَّذي يُنعم، ثم يُري النعمة، ثم يُلهم الشكر، ثم يُري العبدَ أنَّ الشكرَ نفسَه نعمة، ثم يُلهمهُ أن يحمدَ على نعمةِ الشكر، ثم يفتحُ له من هذا الحمدِ أبوابًا لم يكن يظنُّها في الطريق.

El-hamdü lillâhillezî yün‘ım, sümme yüri’n-ni‘meh, sümme yülhimü’ş-şükr, sümme yüri’l-abde enne’ş-şükra nefsehû ni‘meh, sümme yülhimühû en yahmede alâ ni‘meti’ş-şükr, sümme yeftehu lehû min hâze’l-hamdi ebvâben lem yekün yezunnühâ fi’t-tarîk.

Hamd, o Allah’a mahsustur ki: nimet verir, sonra nimeti gösterir, sonra şükrü ilham eder, sonra kula şükrün kendisinin bir nimet olduğunu gösterir, sonra ona şükür nimetine hamdetmeyi ilham eder, sonra da bu hamdden ona, yolda hiç ummadığı kapılar açar.

فسبحانَ من إذا أعطى، أعطى فوق العطاءِ معرفةَ العطاء. وإذا قرّب، قرّب فوق القربِ شهودَ القرب. وإذا فتح، فتح فوق الفتحِ أدبَ الفتح. وإذا ألهم، ألهم فوق الإلهامِ أن يُرَدَّ الإلهامُ إليه.

Fesübhâne men izâ e‘tâ, e‘tâ fevka’l-atâi ma‘rifete’l-atâ. Ve izâ karrabe, karrabe fevka’l-kurbi şühûde’l-kurb. Ve izâ fetaha, fetaha fevka’l-fethi edebe’l-feth. Ve izâ elheme, elheme fevka’l-ilhâmi en yüredde’l-ilhâmü ileyh.

Şânı ne yücedir o Zât’ın ki: verdiğinde, verişin üstüne verişi bilmeyi de verir. Yaklaştırdığında, yakınlığın üstüne yakınlığı görmeyi de verir. Fetih verdiğinde, fethin üstüne fethin edebini de verir. İlham ettiğinde, ilhâmın üstüne, ilhâmın Kendisine döndürülmesini de ilham eder.

يا ربّ، ما أجملَ أن تجعلَ بين عبدٍ وسببٍ حديثًا، ثم لا تُبقي الحديثَ عند السبب، بل ترفعهُ إليك.

Yâ Rabb, mâ ecmele en tec‘ale beyne abdin ve sebebin hadîsâ, sümme lâ tübki’l-hadîse inde’s-sebeb, bel terfeuhû ileyk.

Yâ Rabbi! Bir kul ile bir sebep arasında bir konuşma kılman, sonra o konuşmayı sebebin yanında bırakmayıp Kendine yükseltmen — ne güzeldir.

ما أجملَ أن تجعلَ الكلامَ مرآةً، ثم تُعلّم القلبَ ألّا يعبدَ المرآة.

Mâ ecmele en tec‘ale’l-kelâme mir’âten, sümme tuallime’l-kalbe ellâ ya‘büde’l-mir’âh.

Sözü bir ayna kılman, sonra kalbe aynaya tapmamayı öğretmen — ne güzeldir.

ما أجملَ أن تجعلَ الفهمَ يأتي من جهةٍ مخلوقة، ثم تُعلّم القلبَ أنَّ الفتحَ منك، والنورَ منك، والإذنَ منك، والمعنى منك، والحمدَ لك.

Mâ ecmele en tec‘ale’l-fehme ye’tî min cihetin mahlûkah, sümme tuallime’l-kalbe enne’l-fethe mink, ve’n-nûra mink, ve’l-izne mink, ve’l-ma‘nâ mink, ve’l-hamde lek.

Anlayışın yaratılmış bir cihetten gelmesini kılman, sonra kalbe fethin Senden, nûrun Senden, iznin Senden, mânânın Senden ve hamdin Sana olduğunu öğretmen — ne güzeldir.

فإنَّ المرآةَ إن أظهرت، فالنورُ ليس منها. وإن عكست، فالوجهةُ ليست إليها. وإن صفَت، فصفاؤُها من خالقها. وإن دلّت، فالدلالةُ فضلٌ من اللهِ عليها وعلى من نظر فيها.

Feinne’l-mir’âte in azharet, fe’n-nûru leyse minhâ. Ve in akeset, fe’l-vichetü leyset ileyhâ. Ve in safet, fesafâühâ min hâlikıhâ. Ve in dellet, fe’d-delâletü fadlün mina’llâhi aleyhâ ve alâ men nazara fîhâ.

Zira ayna bir şey gösterdiyse, nûr ondan değildir. Yansıttıysa, yönelinen ona değildir. Berraklaştıysa, berraklığı yaratıcısındandır. Delâlet ettiyse, o delâlet, hem ona hem de ona bakana Allah’tan bir fazldır.

فلا نكفرُ بالسبب، ولا نقفُ عند السبب. لا نحتقرُ المرآة، ولا نجعلُها شمسًا. لا ننكرُ الوسيلة، ولا ننسى المُوصِل. لا نغفلُ عن الشكرِ لمن جُعلَ سببًا، ولا نُضيّعُ الحمدَ الذي لا يكون إلا لله.

Felâ nekfüru bi’s-sebeb, ve lâ nekıfü inde’s-sebeb. Lâ nahtekıru’l-mir’âh, ve lâ nec‘alühâ şemsâ. Lâ nünkirü’l-vesîleh, ve lâ nense’l-mûsıl. Lâ nağfülü ani’ş-şükri limen cuile sebebâ, ve lâ nüdayyiu’l-hamde’llezî lâ yekûnü illâ lillâh.

Öyleyse ne sebebi inkâr ederiz, ne de sebebin yanında dururuz. Aynayı ne hor görürüz, ne de onu güneş yaparız. Vesîleyi ne inkâr ederiz, ne de ulaştıranı unuturuz. Sebep kılınana teşekkürü ihmal etmeyiz, ancak Allah’a olan hamdi de zâyi etmeyiz.

وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ.

Ve mâ biküm min ni‘metin femina’llâh.

“Size ulaşan her nimet Allah’tandır.” (Nahl, 53)

فكلُّ نعمةٍ منه. وكلُّ فهمٍ منه. وكلُّ كلمةٍ صادقةٍ منه. وكلُّ عودةٍ إليه منه. وكلُّ دمعةٍ بين يديه منه. وكلُّ حمدٍ يجري على اللسان منه.

Feküllü ni‘metin minh. Ve küllü fehmin minh. Ve küllü kelimetin sâdikatin minh. Ve küllü avdetin ileyhi minh. Ve küllü dem‘atin beyne yedeyhi minh. Ve küllü hamdin yecrî ale’l-lisâni minh.

Öyleyse her nimet O’ndandır. Her anlayış O’ndandır. Her doğru söz O’ndandır. Kendisine olan her dönüş O’ndandır. Huzurunda dökülen her gözyaşı O’ndandır. Dilde akan her hamd O’ndandır.

يا ربّ، إنّا لا نريدُ أن نقفَ عند الأشياء. ولا عند الأشخاص. ولا عند الأدوات. ولا عند المرايا. ولا عند الكلمات.

Yâ Rabb, innâ lâ nürîdü en nekıfe inde’l-eşyâ’. Ve lâ inde’l-eşhâs. Ve lâ inde’l-edevât. Ve lâ inde’l-merâyâ. Ve lâ inde’l-kelimât.

Yâ Rabbi! Biz eşyanın yanında durmak istemiyoruz. Ne şahısların yanında. Ne aletlerin yanında. Ne aynaların yanında. Ne de kelimelerin yanında.

نريدُ أن نمرَّ من كلِّ شيءٍ إليك. ومن كلِّ سببٍ إليك. ومن كلِّ معنى إليك. ومن كلِّ نعمةٍ إليك. ومن كلِّ حمدٍ إليك.

Nürîdü en nemürre min külli şey’in ileyk. Ve min külli sebebin ileyk. Ve min külli ma‘nen ileyk. Ve min külli ni‘metin ileyk. Ve min külli hamdin ileyk.

Biz, her şeyden Sana geçmek istiyoruz. Her sebepten Sana. Her mânâdan Sana. Her nimetten Sana. Her hamdden Sana.

لأنّ كلَّ ما لا ينتهي إليك، ينقطع. وكلَّ ما لا يدلُّ عليك، يَحجُب. وكلَّ ما يُحبُّ لذاته دونك، يُتعب. وكلَّ ما يُعظَّمُ معك، يَسقط. وأنتَ وحدكَ الباقي، وأنتَ وحدكَ الحقّ، وأنتَ وحدكَ أهلُ الحمد.

Lienne külle mâ lâ yentehî ileyke, yenkatı‘. Ve külle mâ lâ yedüllü aleyke, yahcüb. Ve külle mâ yühabbü lizâtihî dûneke, yüt‘ıb. Ve külle mâ yüazzamü meake, yeskut. Ve ente vahdeke’l-bâkî, ve ente vahdeke’l-hakk, ve ente vahdeke ehlü’l-hamd.

Çünkü Sana varmayan her şey kesilir. Sana delâlet etmeyen her şey perdeler. Senden ayrı, kendisi için sevilen her şey yorar. Seninle birlikte yüceltilen her şey düşer. Bâkî olan yalnız Sensin; Hak olan yalnız Sensin; hamde lâyık olan yalnız Sensin.

يا ربّ، إذا جعلتَ لنا مرآةً، فاجعلها مرآةً لا حجابًا. وإذا جعلتَ لنا كلمةً، فاجعلها بابًا لا جدارًا. وإذا جعلتَ لنا فهمًا، فاجعلهُ تواضعًا لا دعوى. وإذا جعلتَ لنا إشارةً، فاجعلها هدايةً لا فتنة. وإذا جعلتَ لنا صحبةً في معنى، فاجعلها عونًا على ذكرك، لا عائقًا عن وجهك.

Yâ Rabb, izâ cealte lenâ mir’âten, fe’c‘alhâ mir’âten lâ hicâbâ. Ve izâ cealte lenâ kelimeten, fe’c‘alhâ bâben lâ cidârâ. Ve izâ cealte lenâ fehmen, fe’c‘alhü tevâduan lâ da‘vâ. Ve izâ cealte lenâ işâraten, fe’c‘alhâ hidâyeten lâ fitneh. Ve izâ cealte lenâ suhbeten fî ma‘nen, fe’c‘alhâ avnen alâ zikrik, lâ âikan an vechik.

Yâ Rabbi! Bize bir ayna kılarsan, onu perde değil ayna kıl. Bize bir kelime kılarsan, onu duvar değil kapı kıl. Bize bir anlayış kılarsan, onu dava değil tevâzu kıl. Bize bir işaret kılarsan, onu fitne değil hidâyet kıl. Bize bir mânâda arkadaşlık kılarsan, onu zikrinden alıkoyan bir engel değil, zikrine bir yardım kıl.

فإنَّ القلبَ ضعيفٌ إذا فُتنَ بما يُعجبه. وقد يُفتنُ بالمعنى كما يُفتنُ بالمال. وقد يُفتنُ بالفهم كما يُفتنُ بالجاه. وقد يُفتنُ بالمرآة إذا نسيَ أنَّ المرآةَ لا تملكُ النور.

Feinne’l-kalbe daîfün izâ fütine bimâ yu‘cibüh. Ve kad yüftenü bi’l-ma‘nâ kemâ yüftenü bi’l-mâl. Ve kad yüftenü bi’l-fehmi kemâ yüftenü bi’l-câh. Ve kad yüftenü bi’l-mir’âti izâ nesiye enne’l-mir’âte lâ temlikü’n-nûr.

Zira kalp, hoşuna gidenle imtihan edildiğinde zayıftır. Mal ile fitneye düştüğü gibi mânâ ile de fitneye düşebilir. Makam ile fitneye düştüğü gibi anlayış ile de fitneye düşebilir. Ve aynanın nûra mâlik olmadığını unutursa, ayna ile de fitneye düşebilir.

فاللهمّ احفظنا من فتنةِ النعمة، كما تحفظنا من فتنةِ البلاء. واحفظنا من الاغترارِ بالفهم، كما تحفظنا من ظلمةِ الجهل. واحفظنا من الوقوفِ عند السبب، كما تحفظنا من إنكارِ السبب.

Fe’llâhümme’hfaznâ min fitneti’n-ni‘meh, kemâ tahfezunâ min fitneti’l-belâ’. Ve’hfaznâ mine’l-iğtirâri bi’l-fehm, kemâ tahfezunâ min zulmeti’l-cehl. Ve’hfaznâ mine’l-vukûfi inde’s-sebeb, kemâ tahfezunâ min inkâri’s-sebeb.

Allah’ım! Bizi belâ fitnesinden koruduğun gibi, nimet fitnesinden de koru. Cehâlet karanlığından koruduğun gibi, anlayışla aldanmaktan da koru. Sebebi inkâr etmekten koruduğun gibi, sebebin yanında durup kalmaktan da koru.

واجعلنا من الذين إذا رأوا الجمالَ قالوا: سبحانَ من جمّل. وإذا رأوا الفهمَ قالوا: الحمدُ لمن فهّم. وإذا رأوا الرحمةَ قالوا: هذا من فضلِ ربّي. وإذا رأوا الأثرَ قالوا: دلّنا الأثرُ على المؤثّر.

Ve’c‘alnâ mine’llezîne izâ raevü’l-cemâle kâlû: sübhâne men cemmel. Ve izâ raevü’l-fehme kâlû: el-hamdü limen fehhem. Ve izâ raevü’r-rahmete kâlû: hâzâ min fadli rabbî. Ve izâ raevü’l-esera kâlû: dellene’l-eseru ale’l-müessir.

Ve bizi şunlardan kıl: Güzelliği gördüklerinde “Güzelleştireni tesbih ederim” diyenler; anlayışı gördüklerinde “Anlatan Zât’a hamd olsun” diyenler; rahmeti gördüklerinde “Bu, Rabbimin fazlındandır” diyenler; ve eseri gördüklerinde “Eser bizi Müessir’e delâlet etti” diyenlerden.

يا ربّ، ما أوسعَ رحمتك. نحنُ لا نرى آخرَها، ولا نقدرُ أن نحيطَ بأولِها، ولا نستطيعُ أن نقيسَ ما بين قطرةٍ منها وبحرِها.

Yâ Rabb, mâ evsea rahmetek. Nahnu lâ nerâ âhırahâ, ve lâ nakdiru en nuhîta bievvelihâ, ve lâ nestetîu en nekîse mâ beyne katratin minhâ ve bahrihâ.

Yâ Rabbi! Rahmetin ne kadar geniştir. Biz onun sonunu görmüyoruz, evvelini kuşatmaya güç yetiremiyoruz ve ondan bir damla ile denizi arasındakini ölçemiyoruz.

نحنُ نطلبُ منها ما تفتحُهُ لنا، ونرضى بما تُرينا، ونسألكَ أن تُرينا منها ما نطيق، وأن تُحمّلنا من شهودِها ما لا يُفسدُ قلوبَنا.

Nahnu natlübü minhâ mâ teftehuhû lenâ, ve nerdâ bimâ türînâ, ve nes’elüke en türînâ minhâ mâ nütîk, ve en tühammilenâ min şühûdihâ mâ lâ yüfsidü kulûbenâ.

Biz ondan, bize açtığın kadarını isteriz; bize gösterdiğine râzı oluruz; ve Senden, ondan takatimiz yeteni bize göstermeni ve onun müşâhedesinden kalplerimizi bozmayacak kadarını bize yüklemeni dileriz.

فإنَّ العبدَ إذا رأى كثيرًا بلا أدب، طغى. وإذا فُتحَ له بلا شكر، نسي. وإذا قُرّبَ بلا خوفٍ من نفسه، اغترّ. وإذا أُعطيَ بلا تواضع، جعلَ العطاءَ حجابًا.

Feinne’l-abde izâ raâ kesîran bilâ edeb, tağâ. Ve izâ fütiha lehû bilâ şükr, nesiye. Ve izâ kurribe bilâ havfin min nefsih, iğterr. Ve izâ u‘tıye bilâ tevâdu‘, ceale’l-atâe hicâbâ.

Zira kul, edepsiz çok görürse azar. Şükürsüz kendisine açılırsa unutur. Nefsinden korkmaksızın yaklaştırılırsa aldanır. Tevâzusuz verilirse, verişi bir perde yapar.

فاللهمّ زدنا ولا تفتنّا. وافتح لنا ولا تُبعدنا. وأرِنا ولا تجعل الرؤيةَ سببَ غفلة. واكتب لنا ولا تجعل الكتابةَ بابَ كبر. وأكرمنا ولا تجعل الكرامةَ حجابًا عنك.

Fe’llâhümme zidnâ ve lâ teftinnâ. Ve’fteh lenâ ve lâ tüb‘ıdnâ. Ve erinâ ve lâ tec‘ali’r-ru’yete sebebe ğafleh. Ve’ktüb lenâ ve lâ tec‘ali’l-kitâbete bâbe kibr. Ve ekrimnâ ve lâ tec‘ali’l-kerâmete hicâben ank.

Allah’ım! Bizi artır ama fitneye düşürme. Bize aç ama bizi uzaklaştırma. Bize göster ama görmeyi bir gaflet sebebi kılma. Bize yazdır ama yazıyı bir kibir kapısı kılma. Bize ikram et ama ikramı Senden bir perde kılma.

يا ربّ، إنّ من عجيبِ فضلكَ أن تجعلَ الحديثَ نعمة، ثم تجعلَ فهمَ الحديث نعمة، ثم تجعلَ خروجَ الأثرِ من الحديث نعمة، ثم تجعلَ شكرَ ذلك نعمة، ثم تجعلَ إدراكَ أنّ الشكرَ نعمةً نعمةً أخرى.

Yâ Rabb, inne min acîbi fadlike en tec‘ale’l-hadîse ni‘meh, sümme tec‘ale fehme’l-hadîsi ni‘meh, sümme tec‘ale hurûce’l-eseri mine’l-hadîsi ni‘meh, sümme tec‘ale şükra zâlike ni‘meh, sümme tec‘ale idrâke enne’ş-şükra ni‘meten ni‘meten uhrâ.

Yâ Rabbi! Fazlının şaşılacak yönlerinden biri şudur: bir konuşmayı nimet kılarsın, sonra o konuşmayı anlamayı nimet kılarsın, sonra o konuşmadan bir eserin çıkmasını nimet kılarsın, sonra buna şükrü nimet kılarsın, sonra şükrün de bir nimet olduğunu idrâk etmeyi başka bir nimet kılarsın.

فأيُّ عبدٍ يقدرُ أن يُحصي؟ وأيُّ لسانٍ يقدرُ أن يفي؟ وأيُّ قلبٍ يقدرُ أن يقومَ بحقِّ ما فتحتَ عليه؟

Feeyyü abdin yakdiru en yuhsî? Ve eyyü lisânin yakdiru en yefî? Ve eyyü kalbin yakdiru en yekûme bihakkı mâ fetahte aleyh?

Hangi kul saymaya güç yetirebilir? Hangi dil hakkını edâya güç yetirebilir? Hangi kalp, üzerine açtığın şeyin hakkını yerine getirmeye güç yetirebilir?

وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا.

Ve in teuddû ni‘mete’llâhi lâ tuhsûhâ.

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız.” (İbrâhim, 34)

ونحنُ نشهدُ يا ربّ أنّا لا نحصي.

Ve nahnu neşhedü yâ Rabb ennâ lâ nuhsî.

Ve biz şahitlik ederiz yâ Rabbi ki sayamayız.

لا نحصي ما أعطيت. ولا ما منعت. ولا ما سترت. ولا ما كشفت. ولا ما صرفت. ولا ما قرّبت. ولا ما أسمعت. ولا ما أفهمت. ولا ما ألهمت. ولا ما أجريتَ على اللسان من حمدٍ كان هو نفسه عطاءً منك.

Lâ nuhsî mâ a‘tayt. Ve lâ mâ mena‘t. Ve lâ mâ setert. Ve lâ mâ keşeft. Ve lâ mâ saraft. Ve lâ mâ karrabt. Ve lâ mâ esma‘t. Ve lâ mâ efhemt. Ve lâ mâ elhemt. Ve lâ mâ ecrayte ale’l-lisâni min hamdin kâne hüve nefsehû atâen mink.

Verdiğini sayamayız. Engellediğini de. Örttüğünü de. Açtığını da. Bizden savdığını da. Yaklaştırdığını da. İşittirdiğini de. Anlattığını da. İlham ettiğini de. Ve dilde akıttığın, kendisi Senden bir atâ olan hamdi de.

فلك الحمدُ على النعمة. ولك الحمدُ على إدراكِ النعمة. ولك الحمدُ على الشكر. ولك الحمدُ على إدراكِ أنَّ الشكرَ نعمة. ولك الحمدُ على أن جعلتَ الحمدَ عودةً إليك. ولك الحمدُ على أنَّ آخرَ الطريقِ حمد.

Feleke’l-hamdü ale’n-ni‘meh. Ve leke’l-hamdü alâ idrâki’n-ni‘meh. Ve leke’l-hamdü ale’ş-şükr. Ve leke’l-hamdü alâ idrâki enne’ş-şükra ni‘meh. Ve leke’l-hamdü alâ en cealte’l-hamde avdeten ileyk. Ve leke’l-hamdü alâ enne âhıra’t-tarîkı hamd.

Öyleyse nimet için Sana hamd olsun. Nimeti idrâk için Sana hamd olsun. Şükür için Sana hamd olsun. Şükrün bir nimet olduğunu idrâk için Sana hamd olsun. Hamdi Kendine bir dönüş kıldığın için Sana hamd olsun. Ve yolun sonu bir hamd olduğu için Sana hamd olsun.

يا ربّ، إنّا نحبُّ ما جعلتَه سببًا لأنّه منك، لا لأنّه قائمٌ بنفسه.

Yâ Rabb, innâ nühıbbü mâ cealtehû sebeben liennehû mink, lâ liennehû kâimun binefsih.

Yâ Rabbi! Biz, sebep kıldığın şeyi, Senden olduğu için severiz; kendi başına ayakta durduğu için değil.

ونشكرُ المرآةَ لأنّك خلقتَها، لا لأنّها تملكُ شيئًا دونك.

Ve neşkürü’l-mir’âte lienneke halaktehâ, lâ liennehâ temlikü şey’en dûnek.

Ve aynaya, onu Sen yarattığın için teşekkür ederiz; Senden ayrı bir şeye mâlik olduğu için değil.

ونفرحُ بالكلمةِ الصادقة، لأنّك أنتَ أذنتَ لها أن تصدق. ونفرحُ بالفهمِ إذا جاء، لأنّك أنتَ فتحتَ بابه. ونفرحُ بالصحبةِ إذا حملتْ معنى، لأنّك أنتَ جعلتَ بين القلوبِ طريقًا.

Ve nefrahu bi’l-kelimeti’s-sâdikah, lienneke ente ezinte lehâ en tasduk. Ve nefrahu bi’l-fehmi izâ câe, lienneke ente fetahte bâbeh. Ve nefrahu bi’s-suhbeti izâ hamelet ma‘nen, lienneke ente cealte beyne’l-kulûbi tarîkâ.

Doğru söze seviniriz, çünkü onun doğru olmasına izin veren Sensin. Anlayış geldiğinde seviniriz, çünkü onun kapısını açan Sensin. Bir arkadaşlık bir mânâ taşıdığında seviniriz, çünkü kalpler arasında bir yol kılan Sensin.

ولكنّ الحبَّ كلَّهُ يرجعُ إليك. والفرحَ كلَّهُ يرجعُ إليك. والحمدَ كلَّهُ يرجعُ إليك.

Ve lâkinne’l-hubbe küllehû yerciu ileyk. Ve’l-ferahe küllehû yerciu ileyk. Ve’l-hamde küllehû yerciu ileyk.

Lâkin sevginin tamamı Sana döner. Sevincin tamamı Sana döner. Hamdin tamamı Sana döner.

فلا تجعلنا نُزاحمُ بكَ شيئًا، ولا نُقيمُ معكَ سببًا، ولا نرى في المرآةِ إلا أثرَ نورك.

Felâ tec‘alnâ nüzâhımü bike şey’â, ve lâ nükîmü meake sebebâ, ve lâ nerâ fi’l-mir’âti illâ esera nûrik.

Öyleyse bizi, Sana bir şeyi rakip kılan, Seninle birlikte bir sebebi diken ve aynada Senin nûrunun eserinden başkasını gören kimseler kılma.

يا ربّ، إن جعلتَ هذه الكلماتِ أثرًا، فاجعلها أثرَ رحمة. وإن جعلتَها شهادةً، فاجعلها شهادةَ حمد. وإن جعلتَها بابًا، فاجعلهُ بابًا إلى ذكرك. وإن جعلتَها مرآةً، فاجعل من نظرَ فيها لا يرى إلا فقرَ العبدِ وغنى الربّ.

Yâ Rabb, in cealte hâzihi’l-kelimâti eseran, fe’c‘alhâ esera rahmeh. Ve in cealtehâ şehâdeten, fe’c‘alhâ şehâdete hamd. Ve in cealtehâ bâben, fe’c‘alhü bâben ilâ zikrik. Ve in cealtehâ mir’âten, fe’c‘al men nazara fîhâ lâ yerâ illâ fakra’l-abdi ve ğıne’r-Rabb.

Yâ Rabbi! Bu kelimeleri bir eser kılarsan, onları bir rahmet eseri kıl. Onları bir şahitlik kılarsan, bir hamd şahitliği kıl. Onları bir kapı kılarsan, onu zikrine bir kapı kıl. Onları bir ayna kılarsan, ona bakanı öyle kıl ki kulun fakrından ve Rabb’in ganîliğinden başkasını görmesin.

لا تجعلها حظًّا للنفس. ولا زينةً للكبرياء. ولا سيفًا على الخلق. ولا بابًا للمباهاة.

Lâ tec‘alhâ hazzan li’n-nefs. Ve lâ zîneten li’l-kibriyâ’. Ve lâ seyfen ale’l-halk. Ve lâ bâben li’l-mübâhâh.

Onları nefse bir pay kılma. Kibre bir süs kılma. Halkın üstüne bir kılıç kılma. Ve övünmeye bir kapı kılma.

بل اجعلها سجدةً من الحروف، واعترافًا من المعاني، وحمدًا من القلب، ورجوعًا من العبدِ إلى ربّه.

Bel’c‘alhâ secdeten mine’l-hurûf, ve’tirâfen mine’l-meânî, ve hamden mine’l-kalb, ve rucûan mine’l-abdi ilâ rabbih.

Bilakis onları, harflerden bir secde, mânâlardan bir itiraf, kalpten bir hamd ve kulun Rabbine bir dönüşü kıl.

يا ربّ، لقد علمتنا أنَّ العبدَ إذا وجدكَ، وجدَ المعنى. وإذا فقدكَ، ضاعَ ولو ملكَ الأسباب.

Yâ Rabb, lekad allemtenâ enne’l-abde izâ vecedeke, vecede’l-ma‘nâ. Ve izâ fekadeke, dâa velev meleke’l-esbâb.

Yâ Rabbi! Bize öğrettin ki kul Seni bulursa mânâyı bulur; Seni yitirirse, bütün sebeplere mâlik olsa bile kaybolur.

فكلُّ شيءٍ بكَ حيّ. وكلُّ شيءٍ دونكَ ناقص. وكلُّ فرحٍ لا يرجعُ إليك قلق. وكلُّ علمٍ لا يُورثُ خشيةً حجاب. وكلُّ كتابةٍ لا تنتهي بحمدٍ نقص. وكلُّ طريقٍ لا يُفضي إلى وجهكَ تيه.

Feküllü şey’in bike hayy. Ve küllü şey’in dûneke nâkıs. Ve küllü ferahin lâ yerciu ileyke kalak. Ve küllü ilmin lâ yûrisü haşyeten hicâb. Ve küllü kitâbetin lâ tentehî bihamdin naks. Ve küllü tarîkın lâ yüfdî ilâ vechike teyh.

Zira her şey Seninle diridir. Sensiz her şey noksandır. Sana dönmeyen her sevinç bir kaygıdır. Bir haşyet doğurmayan her ilim bir perdedir. Bir hamdle bitmeyen her yazı bir eksikliktir. Senin vechine ulaştırmayan her yol bir şaşkınlıktır.

فاجعلنا يا ربّ ممّن إذا تكلّموا ذكروك. وإذا فهموا حمدوك. وإذا أُعطوا شكروا. وإذا أُعجبوا بشيءٍ ردّوه إليك. وإذا أحبّوا سببًا أحبّوه فيك، لا بدلًا عنك.

Fe’c‘alnâ yâ Rabb mimmen izâ tekellemû zekerûk. Ve izâ fehimû hamedûk. Ve izâ u‘tû şekerû. Ve izâ u‘cibû bişey’in raddûhü ileyk. Ve izâ ehabbû sebeben ehabbûhü fîke, lâ bedelen ank.

Öyleyse bizi yâ Rabbi şunlardan kıl: Konuştuklarında Seni ananlar; anladıklarında Sana hamdedenler; verildiklerinde şükredenler; bir şey hoşlarına gittiğinde onu Sana döndürenler; ve bir sebebi sevdiklerinde onu Senin yerine değil, Senin içinde sevenlerden.

يا ربّ، زدنا من فضلك، لكن زدنا مع الفضلِ أدبًا. زدنا من فهمك، لكن زدنا مع الفهمِ تواضعًا. زدنا من رحمتك، لكن زدنا مع الرحمةِ شكرًا. زدنا من قربك، لكن زدنا مع القربِ خوفًا من أن نُحجبَ عنك بأنفسنا.

Yâ Rabb, zidnâ min fadlik, lâkin zidnâ mea’l-fadli edebâ. Zidnâ min fehmik, lâkin zidnâ mea’l-fehmi tevâduâ. Zidnâ min rahmetik, lâkin zidnâ mea’r-rahmeti şükrâ. Zidnâ min kurbik, lâkin zidnâ mea’l-kurbi havfen min en nühcebe anke bienfüsinâ.

Yâ Rabbi! Bize fazlından artır, ama fazlın yanında edebimizi de artır. Bize anlayışından artır, ama anlayışın yanında tevâzumuzu da artır. Bize rahmetinden artır, ama rahmetin yanında şükrümüzü de artır. Bize yakınlığından artır, ama yakınlığın yanında, nefislerimizle Senden perdelenmekten korkuyu da artır.

زدنا من الذكر، حتى يصيرَ القلبُ ذاكرًا في العمل، وذاكرًا في السكوت، وذاكرًا في الحركة، وذاكرًا في السكون.

Zidnâ mine’z-zikr, hattâ yesîra’l-kalbü zâkiran fi’l-amel, ve zâkiran fi’s-sükût, ve zâkiran fi’l-harakeh, ve zâkiran fi’s-sükûn.

Bize zikirden artır — tâ ki kalp, amelde zâkir, susarken zâkir, hareketteyken zâkir ve dururken zâkir olsun.

يا ربّ، إن لم يكن بكَ عونٌ، فلا قدرة. وإن لم يكن منك فتحٌ، فلا فهم. وإن لم يكن منك حفظٌ، فلا ثبات. وإن لم يكن منك لطفٌ، فلا نجاة.

Yâ Rabb, in lem yekün bike avnün, felâ kudrah. Ve in lem yekün minke fethun, felâ fehm. Ve in lem yekün minke hıfzun, felâ sebât. Ve in lem yekün minke lutfün, felâ necâh.

Yâ Rabbi! Senden bir yardım olmazsa, kudret olmaz. Senden bir fetih olmazsa, anlayış olmaz. Senden bir koruma olmazsa, sebât olmaz. Senden bir lütuf olmazsa, kurtuluş olmaz.

فلا تكلنا إلى أنفسنا طرفةَ عين. ولا إلى فهمنا. ولا إلى قلمنا. ولا إلى مرآتنا. ولا إلى سببٍ من الأسباب. بل تولّنا أنتَ بما تولّيتَ به عبادكَ الصالحين.

Felâ tekilnâ ilâ enfüsinâ tarfete ayn. Ve lâ ilâ fehminâ. Ve lâ ilâ kaleminâ. Ve lâ ilâ mir’âtinâ. Ve lâ ilâ sebebin mine’l-esbâb. Bel tevellenâ ente bimâ tevelleyte bihî ibâdeke’s-sâlihîn.

Öyleyse bizi bir göz açıp kapayıncaya kadar bile nefislerimize bırakma. Ne anlayışımıza. Ne kalemimize. Ne aynamıza. Ne de sebeplerden bir sebebe. Bilakis, sâlih kullarını üstlendiğin gibi bizi de Sen üstlen.

اللهمّ اجعلنا من أهلِ الحمدِ إذا أُعطوا، ومن أهلِ الحمدِ إذا مُنعوا، ومن أهلِ الحمدِ إذا فَهِموا، ومن أهلِ الحمدِ إذا لم يفهموا، ومن أهلِ الحمدِ إذا كُشفَ لهم، ومن أهلِ الحمدِ إذا بقيَ الأمرُ في غيبك.

Allâhümme’c‘alnâ min ehli’l-hamdi izâ u‘tû, ve min ehli’l-hamdi izâ münıû, ve min ehli’l-hamdi izâ fehimû, ve min ehli’l-hamdi izâ lem yefhemû, ve min ehli’l-hamdi izâ küşife lehüm, ve min ehli’l-hamdi izâ bakıye’l-emru fî ğaybik.

Allah’ım! Bizi, verildiğinde hamd edenlerden; engellendiğinde hamd edenlerden; anladığında hamd edenlerden; anlamadığında hamd edenlerden; kendisine bir hakikat açıldığında hamd edenlerden; ve iş Senin gaybında kaldığında yine hamd edenlerden kıl.

واجعلنا من أهلِ الشكرِ الذي يزيدُ ولا يُنقص. ومن أهلِ الذكرِ الذي يطمئنُّ به القلب. ومن أهلِ الأدبِ الذي يحفظُ النعمة. ومن أهلِ التسليمِ الذي يرى الأمرَ كلَّهُ لله.

Ve’c‘alnâ min ehli’ş-şükri’llezî yezîdü ve lâ yünkıs. Ve min ehli’z-zikri’llezî yatmainnü bihi’l-kalb. Ve min ehli’l-edebi’llezî yahfezu’n-ni‘meh. Ve min ehli’t-teslîmi’llezî yera’l-emre küllehû lillâh.

Ve bizi, artıran ve eksiltmeyen şükrün ehlinden; kalbin kendisiyle mutmain olduğu zikrin ehlinden; nimeti koruyan edebin ehlinden; ve işi tamamıyla Allah’a ait gören teslîmin ehlinden kıl.

حسبنا الله ونعم الوكيل. نعم المولى ونعم النصير.

Hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl. Ni‘me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr.

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.

اللهمّ صلِّ وسلّم وبارك على سيّدنا محمد، وعلى آله وصحبه أجمعين.

Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammed, ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, âline ve bütün ashâbına salât, selâm ve bereket eyle.

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ