← el-Mahvîİcâbet RisâlesiTRARENPDF ↓

رِسَالَةُ الْإِجَابَةِ قَبْلَ السُّؤَالِ

فِي سِرِّ الدُّعَاءِ، وَقُرْبِ الْقَدَرِ، وَانْكِشَافِ الْحَمْدِ


İcâbet Risâlesi

Suâlden Önce İcâbet

Duanın, daha dudaktan çıkmadan yolda oluşunun münâcâtı: kurbun ölçüsüzlüğü, kaderin tedbîri ve «el-emru küllühû lillâh» sırrı — sebep bir ayna, yazı bir hamd ve şahitliktir. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ، وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ.

Ve’l-hamdü lillâh, ve lillâhi’l-hamd.

Hamd Allah’adır, ve hamd yalnız Allah’ındır.

الحمدُ للهِ الَّذي كان قريبًا قبل أن نعرف معنى القرب، وسميعًا قبل أن نُحسن الدعاء، وعليمًا قبل أن نعرف موضع حاجتنا، ولطيفًا قبل أن نرى أثر لطفه، ومجيبًا قبل أن نفهم صورة الإجابة.

El-hamdü lillâhillezî kâne karîben kable en na‘rife ma‘ne’l-kurb, ve semî‘an kable en nuhsine’d-du‘â’, ve alîmen kable en na‘rife mevdıa hâcetinâ, ve latîfen kable en nerâ esera lutfih, ve mücîben kable en nefheme sûrate’l-icâbeh.

Hamd, biz kurbun mânâsını bilmeden önce yakın olan; biz duayı güzelce yapmadan önce işiten; biz ihtiyacımızın yerini bilmeden önce bilen; biz lütfunun eserini görmeden önce Latîf olan; ve biz icâbetin sûretini anlamadan önce cevap veren Allah’a mahsustur.

الحمدُ للهِ الَّذي لا يسبقُ علمَه سؤالُ السائلين، ولا تُعْلِمُه دموعُ الباكين بما خَفِيَ عليه، ولا يزيدُه دعاءُ العبد علمًا بحال العبد؛ ولكنّه يُلهم الدعاء رحمةً، ويفتح باب السؤال تربيةً، ويجعل الفقر إليه أوّل الفتح.

El-hamdü lillâhillezî lâ yesbiku ilmehû suâlü’s-sâilîn, ve lâ tu‘limühû dumûu’l-bâkîne bimâ hafiye aleyh, ve lâ yezîdühû du‘âü’l-abdi ilmen bihâli’l-abd; ve lâkinnehû yülhimü’d-du‘âe rahmeh, ve yeftehu bâbe’s-suâli terbiyeh, ve yec‘alü’l-fakra ileyhi evvele’l-feth.

Hamd, o Allah’a mahsustur ki: isteyenlerin sorusu O’nun ilmini geçemez; ağlayanların gözyaşları O’na, kendisine gizli kalmış bir şeyi bildirmez; kulun duası O’na, kulun hâline dair bir ilim katmaz. Lâkin O, duayı bir rahmet olarak ilham eder, istek kapısını bir terbiye olarak açar ve Kendisine olan fakrı fethin başı kılar.

سبحان من علّم العبد أن يقول: يا ربّ، ثم كان هو الذي سمع، وهو الذي أجاب، وهو الذي دبّر، وهو الذي كشف للعبد بعد حينٍ أن الإجابة كانت تسير إليه وهو لا يشعر.

Sübhâne men alleme’l-abde en yekûl: yâ Rabb, sümme kâne hüve’llezî semi‘a, ve hüve’llezî ecâbe, ve hüve’llezî debbera, ve hüve’llezî keşefe li’l-abdi ba‘de hînin enne’l-icâbete kânet tesîru ileyhi ve hüve lâ yeş‘ur.

Kula “yâ Rabb” demeyi öğreten, sonra da işiten Kendisi, cevap veren Kendisi, tedbîr eden Kendisi ve bir süre sonra kula, cevabın —o farkında değilken— kendisine doğru yürümekte olduğunu açıp gösteren Kendisi olan Allah her türlü noksandan münezzehtir.

يا ربّ، ما دعوناك إلا بإذنك، وما سألناك إلا بتعليمك، وما بكينا بين يديك إلا لأنك أذنت للقلب أن يلين، وما حمدناك إلا لأنك أجريت الحمد على ألسنتنا.

Yâ Rabb, mâ deavnâke illâ biiznik, ve mâ seelnâke illâ bita‘lîmik, ve mâ bekeynâ beyne yedeyke illâ lienneke ezinte li’l-kalbi en yelîn, ve mâ hamidnâke illâ lienneke ecrayte’l-hamde alâ elsinetinâ.

Yâ Rabbi! Sana ancak izninle dua ettik; Senden ancak öğretmenle istedik; huzurunda ancak, kalbe yumuşamayı izin verdiğin için ağladık; ve Sana ancak, hamdi dillerimizde akıttığın için hamdettik.

فلك الحمد على النعمة، ولك الحمد على رؤية النعمة، ولك الحمد على الشكر، ولك الحمد على أن جعلت الشكر نفسه نعمةً أخرى.

Feleke’l-hamdü ale’n-ni‘meh, ve leke’l-hamdü alâ ru’yeti’n-ni‘meh, ve leke’l-hamdü ale’ş-şükr, ve leke’l-hamdü alâ en cealte’ş-şükra nefsehû ni‘meten uhrâ.

Nimet için Sana hamd olsun; nimeti görmek için Sana hamd olsun; şükür için Sana hamd olsun; ve şükrün kendisini başka bir nimet kıldığın için Sana hamd olsun.

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ، أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ.

Ve izâ seeleke ibâdî annî feinnî karîb, ücîbü da‘vete’d-dâi izâ deân.

“Kullarım sana Beni sorduğunda, bilsinler ki Ben yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin duasına icâbet ederim.” (Bakara, 186)

فيا عجبًا لقربٍ لا يُقاس بالمسافة، ولإجابةٍ لا تُقاس بصورة ما طلب العبد، ولرحمةٍ تأتي أحيانًا في ثوب المنع، ولفتحٍ يأتي أحيانًا في صورة الإغلاق، ولنجاةٍ تأتي أحيانًا في هيئة الانكشاف.

Feyâ aceben likurbin lâ yükâsü bi’l-mesâfeh, ve liicâbetin lâ tükâsü bisûreti mâ talebe’l-abd, ve lirahmetin te’tî ahyânen fî sevbi’l-men‘, ve lifethin ye’tî ahyânen fî sûreti’l-iğlâk, ve linecâtin te’tî ahyânen fî hey’eti’l-inkişâf.

Ne şaşılası bir yakınlık ki mesafeyle ölçülmez; ne şaşılası bir icâbet ki kulun istediğinin sûretiyle ölçülmez; ne şaşılası bir rahmet ki bazen engel elbisesi içinde gelir; ne şaşılası bir fetih ki bazen kapanış sûretinde gelir; ne şaşılası bir kurtuluş ki bazen açılması hâlinde gelir.

إن العبد يظنّ أن الدعاء يبدأ من لسانه، والحقّ أن الدعاء قد يبدأ من رحمة الله به.

İnne’l-abde yezunnü enne’d-du‘âe yebdeü min lisânih, ve’l-hakku enne’d-du‘âe kad yebdeü min rahmeti’llâhi bih.

Kul, duanın kendi dilinden başladığını sanır; oysa hakikat şudur ki dua, çoğu zaman Allah’ın ona olan rahmetinden başlar.

يظنّ العبد أنه قال: يا ربّ، فبدأ الأمر، والأمر عند الله قد سبق ذلك.

Yezunnü’l-abdü ennehû kâle: yâ Rabb, febedee’l-emr, ve’l-emru inda’llâhi kad sebeka zâlik.

Kul, “yâ Rabb” dedi de iş öyle başladı sanır; hâlbuki iş, Allah katında bundan önce olup bitmiştir.

يظنّ العبد أنه طلب النجاة، والنجاة كانت تُنسَج له في الغيب.

Yezunnü’l-abdü ennehû talebe’n-necâh, ve’n-necâtü kânet tünsecü lehû fi’l-ğayb.

Kul, kurtuluşu kendisi istedi sanır; oysa kurtuluş, gaybda onun için çoktan dokunmaktaydı.

يظنّ العبد أنه الآن أُجيب، وإنما الآن أُرِيَ ما كان الله قد دبّره.

Yezunnü’l-abdü ennehü’l-âne ücîb, ve innemâ’l-âne uriye mâ kâne’llâhü kad debbereh.

Kul, şimdi cevaplandığını sanır; oysa şimdi ona ancak, Allah’ın çoktan tedbîr etmiş olduğu şey gösterildi.

فالحمد لله على الإجابة، والحمد لله على كشف الإجابة، والحمد لله على ما أجاب به ولم نكن نعلم، والحمد لله على ما منع به ولم نكن نفهم، والحمد لله على ما أخّر به ولم يكن التأخير إهمالًا، بل كان ترتيبًا وحفظًا ولطفًا.

Fe’l-hamdü lillâhi ale’l-icâbeh, ve’l-hamdü lillâhi alâ keşfi’l-icâbeh, ve’l-hamdü lillâhi alâ mâ ecâbe bihî ve lem nekün na‘lem, ve’l-hamdü lillâhi alâ mâ menea bihî ve lem nekün nefhem, ve’l-hamdü lillâhi alâ mâ ahhara bihî ve lem yeküni’t-te’hîru ihmâlen, bel kâne tertîben ve hıfzan ve lutfâ.

Öyleyse icâbet için Allah’a hamd olsun; icâbetin açığa çıkması için Allah’a hamd olsun; bizim bilmediğimiz hâlde onunla cevap verdiği şey için Allah’a hamd olsun; bizim anlamadığımız hâlde onunla engellediği şey için Allah’a hamd olsun; ve onunla geciktirdiği şey için Allah’a hamd olsun — ki o gecikme bir ihmal değildi, bilakis bir tertip, bir koruma ve bir lütuf idi.

وَعَسَىٰ أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ، وَعَسَىٰ أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ، وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ.

Ve asâ en tekrahû şey’en ve hüve hayrun leküm, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve hüve şerrun leküm, va’llâhü ya‘lemü ve entüm lâ ta‘lemûn.

“Olur ki bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki o sizin için hayırlıdır; ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki o sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

نعم يا ربّ. أنت تعلم ونحن لا نعلم.

Neam yâ Rabb. Ente ta‘lemü ve nahnu lâ na‘lem.

Evet yâ Rabbi. Sen bilirsin, biz bilmeyiz.

نكره الباب إذا أُغلق، ثم نرى أن إغلاقه كان حفظًا. نكره انكشاف ما كان مستورًا، ثم نرى أن كشفه كان نجاةً. نكره اضطراب القلب عند موضعٍ، ثم نرى أن ذلك الاضطراب كان إنذارًا. نكره التأخير، ثم نرى أن التأخير كان تربيةً. نكره أن يُنزع من أيدينا سببٌ، ثم نرى أن السبب لو بقي لعلّق القلب بغير الله.

Nekrahü’l-bâbe izâ uğlik, sümme nerâ enne iğlâkahû kâne hıfzâ. Nekrahü inkişâfe mâ kâne mestûrâ, sümme nerâ enne keşfehû kâne necâh. Nekrahü ıdtırâbe’l-kalbi inde mevdı‘, sümme nerâ enne zâlike’l-ıdtırâbe kâne inzârâ. Nekrahü’t-te’hîr, sümme nerâ enne’t-te’hîre kâne terbiyeh. Nekrahü en yünzea min eydînâ sebeb, sümme nerâ enne’s-sebebe lev bakıye lealleka’l-kalbe biğayri’llâh.

Kapı kapanınca hoşlanmayız, sonra onun kapanışının bir koruma olduğunu görürüz. Örtülü olanın açığa çıkmasından hoşlanmayız, sonra onun açığa çıkmasının bir kurtuluş olduğunu görürüz. Kalbin bir yerde çalkalanmasından hoşlanmayız, sonra o çalkantının bir uyarı olduğunu görürüz. Gecikmeden hoşlanmayız, sonra gecikmenin bir terbiye olduğunu görürüz. Elimizden bir sebebin çekilip alınmasından hoşlanmayız, sonra o sebep kalsaydı kalbi Allah’tan başkasına bağlayacağını görürüz.

فسبحان من يُخرج الخير من موضع الكراهة، ويجعل الحفظ في صورة الحرمان، والرحمة في صورة الحدّ، والفتح في صورة الانصراف عن طريقٍ لم يكن طريقًا.

Fesübhâne men yuhricü’l-hayra min mevdıı’l-kerâheh, ve yec‘alü’l-hıfza fî sûreti’l-hırmân, ve’r-rahmete fî sûreti’l-hadd, ve’l-fethe fî sûreti’l-insırâfi an tarîkin lem yekün tarîkâ.

Hayrı hoşlanılmayan yerden çıkaran; korumayı mahrumiyet sûretinde, rahmeti sınır sûretinde ve fethi, aslında yol olmayan bir yoldan çevrilme sûretinde kılan Allah her türlü noksandan münezzehtir.

فَعَسَىٰ أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا.

Feasâ en tekrahû şey’en ve yec‘ale’llâhü fîhi hayran kesîrâ.

“Olur ki bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratır.” (Nisâ, 19)

فكم من شيءٍ كرهناه ساعة وقوعه، ثم صار بابًا من الخير الكثير.

Fekem min şey’in kerihnâhü sâate vukûıh, sümme sâra bâben mine’l-hayri’l-kesîr.

Nice şey vardır ki vukû bulduğu anda ondan hoşlanmadık, sonra o, çok hayrın bir kapısı oldu.

كم من ضيقٍ صار سعةً. وكم من ظنٍّ صار يقينًا. وكم من خوفٍ صار سكينةً. وكم من جرحٍ صار بصيرةً. وكم من كشفٍ صار عتقًا للقلب من التعلّق. وكم من حدٍّ صار رحمةً تُعيد الأشياء إلى مواضعها.

Kem min dîkın sâra seah. Ve kem min zannin sâra yakînâ. Ve kem min havfin sâra sekîneh. Ve kem min curhin sâra basîrah. Ve kem min keşfin sâra ıtkan li’l-kalbi mine’t-tealluk. Ve kem min haddin sâra rahmeten tuîdü’l-eşyâe ilâ mevâdııhâ.

Nice darlık genişliğe döndü. Nice zan yakîne döndü. Nice korku sekînete döndü. Nice yara basîrete döndü. Nice açılışı, kalbin bağlanmaktan âzâd edilmesine döndü. Nice sınır, eşyayı yerli yerine iade eden bir rahmete döndü.

يا ربّ، لقد علّمتنا أن الأسباب لا تملك من أمرها شيئًا.

Yâ Rabb, lekad allemtenâ enne’l-esbâbe lâ temlikü min emrihâ şey’â.

Yâ Rabbi! Bize öğrettin ki sebepler, kendi işlerinden hiçbir şeye mâlik değildir.

السبب يتحرّك بإذنك. والباب يُفتح بإذنك. والقلب ينشرح بإذنك. والحجاب يُرفع بإذنك. والحقّ يظهر بإذنك. والعبد لا يرى إلا حين تُريه.

Es-sebebü yeteharrekü biiznik. Ve’l-bâbü yüftehu biiznik. Ve’l-kalbü yenşerihu biiznik. Ve’l-hicâbü yürfeu biiznik. Ve’l-hakku yazheru biiznik. Ve’l-abdü lâ yerâ illâ hîne türîh.

Sebep Senin izninle hareket eder. Kapı Senin izninle açılır. Kalp Senin izninle açılır. Perde Senin izninle kalkar. Hak Senin izninle zâhir olur. Ve kul, ancak Sen ona gösterdiğinde görür.

قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ.

Kul inne’l-emre küllehû lillâh.

“De ki: Şüphesiz işin tamamı Allah’a aittir.” (Âl-i İmrân, 154)

فالأمر كله لله. لا بعضه لله وبعضه للأسباب. ولا ظاهره للخلق وباطنه لله. بل الأمر كله لله.

Fe’l-emru küllühû lillâh. Lâ ba‘duhû lillâhi ve ba‘duhû li’l-esbâb. Ve lâ zâhiruhû li’l-halkı ve bâtınuhû lillâh. Bel’l-emru küllühû lillâh.

Öyleyse iş tamamıyla Allah’ındır. Bir kısmı Allah’ın, bir kısmı sebeplerin değil. Zâhiri halkın, bâtını Allah’ın da değil. Bilakis iş, tamamıyla Allah’ındır.

البداية لله. والتدبير لله. والمنع لله. والعطاء لله. والكشف لله. والستر لله. والحدّ لله. والفتح لله. والحمد لله.

El-bidâyetü lillâh. Ve’t-tedbîru lillâh. Ve’l-men‘u lillâh. Ve’l-atâü lillâh. Ve’l-keşfü lillâh. Ve’s-setru lillâh. Ve’l-haddü lillâh. Ve’l-fethu lillâh. Ve’l-hamdü lillâh.

Başlangıç Allah’ındır. Tedbîr Allah’ındır. Men Allah’ındır. Atâ Allah’ındır. Keşf Allah’ındır. Setr Allah’ındır. Hadd Allah’ındır. Fetih Allah’ındır. Ve hamd Allah’ındır.

إن رأينا شخصًا، فالله وراء الشخص. وإن رأينا بابًا، فالله وراء الباب. وإن رأينا سببًا، فالله وراء السبب. وإن رأينا حركةً في الدنيا، فالله هو الذي يُدبّر الأمر من فوقها ومن داخلها ومن حيث لا نعلم.

İn raeynâ şahsan, fa’llâhü verâe’ş-şahs. Ve in raeynâ bâben, fa’llâhü verâe’l-bâb. Ve in raeynâ sebeben, fa’llâhü verâe’s-sebeb. Ve in raeynâ haraketen fi’d-dünyâ, fa’llâhü hüve’llezî yüdebbirü’l-emre min fevkıhâ ve min dâhilihâ ve min haysü lâ na‘lem.

Bir şahıs görsek, Allah o şahsın ardındadır. Bir kapı görsek, Allah o kapının ardındadır. Bir sebep görsek, Allah o sebebin ardındadır. Dünyada bir hareket görsek, işi onun üstünden, içinden ve bilmediğimiz yerden tedbîr eden Allah’tır.

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ.

Yüdebbirü’l-emr.

“O, işi tedbîr eder / çekip çevirir.” (Yûnus, 3)

وما أعظمها من كلمة: يُدبّر.

Ve mâ a‘zamehâ min kelimeh: yüdebbir.

Ve o ne büyük bir kelimedir: “tedbîr eder.”

لا يترك الأمر فوضى. ولا يسلّم العبد إلى المصادفات. ولا يجعل الدمعة ضائعةً. ولا يجعل الخوف عبثًا. ولا يجعل الدعاء صوتًا يذوب في الهواء.

Lâ yetrukü’l-emre fevdâ. Ve lâ yüsellimü’l-abde ile’l-müsâdefât. Ve lâ yec‘alü’d-dem‘ate dâieh. Ve lâ yec‘alü’l-havfe abesâ. Ve lâ yec‘alü’d-du‘âe savten yezûbü fi’l-hevâ.

İşi başıboş bırakmaz. Kulu tesadüflere teslim etmez. Gözyaşını boşa çıkarmaz. Korkuyu abes kılmaz. Duayı, havada eriyip giden bir ses kılmaz.

بل يدبّر. يدبّر قبل السؤال. ويدبّر أثناء الانتظار. ويدبّر في صمت الأسباب. ويدبّر حين يظنّ العبد أن شيئًا لا يحدث. ثم يكشف في ساعةٍ واحدةٍ ما كان يُنسَج في أيامٍ وليالٍ.

Bel yüdebbir. Yüdebbiru kable’s-suâl. Ve yüdebbiru esnâe’l-intizâr. Ve yüdebbiru fî samti’l-esbâb. Ve yüdebbiru hîne yezunnü’l-abdü enne şey’en lâ yahdüs. Sümme yekşifü fî sâatin vâhidetin mâ kâne yünsecü fî eyyâmin ve leyâl.

Bilakis tedbîr eder. Suâlden önce tedbîr eder. Beklerken tedbîr eder. Sebeplerin suskunluğunda tedbîr eder. Kul hiçbir şey olmuyor sandığında tedbîr eder. Sonra günler ve geceler boyu dokunmakta olanı bir tek saatte açıp gösterir.

وهنا ينكسر وهم العبد.

Ve hünâ yenkesiru vehmü’l-abd.

Ve işte burada kulun vehmi kırılır.

كان يظنّ أن الأمور متفرّقة، فإذا بها خيوطٌ في يد الواحد.

Kâne yezunnü enne’l-umûra müteferrikah, feizâ bihâ huyûtun fî yedi’l-Vâhid.

İşlerin dağınık olduğunu sanırdı; bir de bakar ki hepsi, Vâhid’in elindeki iplikler.

كان يظنّ أن الدعاء في جهة، والحادثة في جهة، والقلب في جهة، والرزق في جهة، والكشف في جهة. ثم إذا بالحكمة تجمعها كلها.

Kâne yezunnü enne’d-du‘âe fî ciheh, ve’l-hâdisete fî ciheh, ve’l-kalbe fî ciheh, ve’r-rızka fî ciheh, ve’l-keşfe fî ciheh. Sümme izâ bi’l-hikmeti tecmeuhâ küllehâ.

Dua bir yanda, hâdise bir yanda, kalp bir yanda, rızık bir yanda, keşf bir yanda sanırdı. Sonra bir de bakar ki hikmet, hepsini bir araya toplamış.

فيقول القلب: سبحانك. ما كان شيءٌ خارج علمك. وما كان شيءٌ خارج تدبيرك. وما كان شيءٌ خارج رحمتك. ولكنّي كنت لا أرى.

Feyekûlü’l-kalb: sübhânek. Mâ kâne şey’un hârice ilmik. Ve mâ kâne şey’un hârice tedbîrik. Ve mâ kâne şey’un hârice rahmetik. Ve lâkinnî küntü lâ erâ.

Böylece kalp der ki: Sübhânsın. Hiçbir şey Senin ilminin dışında değildi. Hiçbir şey Senin tedbîrinin dışında değildi. Hiçbir şey Senin rahmetinin dışında değildi. Lâkin ben görmüyordum.

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ.

Ve mâ teşâûne illâ en yeşâe’llâhü Rabbü’l-âlemîn.

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvîr, 29)

حتى مشيئتنا يا ربّ منك. حتى رجوعنا إليك منك. حتى دعاؤنا لك منك. حتى بكاؤنا بين يديك منك. حتى قولنا: الحمد لله، هو من فضلك.

Hattâ meşîetünâ yâ Rabb minke. Hattâ rucûunâ ileyke minke. Hattâ du‘âünâ leke minke. Hattâ bükâünâ beyne yedeyke minke. Hattâ kavlünâ: el-hamdü lillâh, hüve min fadlik.

Yâ Rabbi, dilememiz bile Sendendir. Sana dönüşümüz bile Sendendir. Sana duamız bile Sendendir. Huzurunda ağlayışımız bile Sendendir. “El-hamdü lillâh” deyişimiz bile Senin fazlındandır.

فلا حول لنا إلا بك. ولا قوة لنا إلا بك. ولا فهم لنا إلا ما فتحت. ولا علم لنا إلا ما علّمت. ولا توبة لنا إلا ما قبلت. ولا ذكر لنا إلا ما ألهمت.

Felâ havle lenâ illâ bik. Ve lâ kuvvete lenâ illâ bik. Ve lâ fehme lenâ illâ mâ fetahte. Ve lâ ilme lenâ illâ mâ allemte. Ve lâ tevbete lenâ illâ mâ kabilte. Ve lâ zikra lenâ illâ mâ elhemte.

Bizde havl yoktur ancak Seninle; bizde kuvvet yoktur ancak Seninle; bizde anlayış yoktur ancak Senin açtığın kadar; bizde ilim yoktur ancak Senin öğrettiğin kadar; bizde tevbe yoktur ancak Senin kabul ettiğin kadar; bizde zikir yoktur ancak Senin ilham ettiğin kadar.

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ، وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ.

Fe’zkürûnî ezkürküm, ve’şkürû lî ve lâ tekfürûn.

“Öyleyse Beni anın ki Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)

فإذا ذكرتُك يا ربّ، فليس الفضل في ذكري، بل الفضل أنك أذنت لي أن أذكرك.

Feizâ zekertüke yâ Rabb, feleyse’l-fadlü fî zikrî, bel’l-fadlü enneke ezinte lî en ezkürek.

Yâ Rabbi, Seni andığımda fazl benim anışımda değildir; bilakis fazl, bana Seni anmaya izin vermendedir.

وإذا شكرتُك، فليس الفضل في شكري، بل الفضل أنك أيقظت في القلب معرفة النعمة.

Ve izâ şekertüke, feleyse’l-fadlü fî şükrî, bel’l-fadlü enneke eykazte fi’l-kalbi ma‘rifete’n-ni‘meh.

Sana şükrettiğimde fazl benim şükrümde değildir; bilakis fazl, kalpte nimetin bilgisini uyandırmandadır.

وإذا قلتُ: الحمد لله، فليس الحمد مني استقلالًا، بل أنت الذي فتحت باب الحمد، وأنت الذي جعلت القلب يجد في الحمد راحةً، وأنت الذي جعلت الذكر حياةً في البدن والروح.

Ve izâ kultü: el-hamdü lillâh, feleyse’l-hamdü minnî istiklâlen, bel ente’llezî fetahte bâbe’l-hamd, ve ente’llezî cealte’l-kalbe yecidü fi’l-hamdi râhah, ve ente’llezî cealte’z-zikra hayâten fi’l-bedeni ve’r-rûh.

“El-hamdü lillâh” dediğimde, hamd benden müstakil değildir; bilakis hamd kapısını açan Sensin, kalbe hamdde bir rahat bulduran Sensin ve zikri bedende ve rûhta bir hayat kılan Sensin.

أَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ.

Elâ bizikri’llâhi tatmainnü’l-kulûb.

“İyi bilin ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra‘d, 28)

ونحن يا ربّ وجدناها. لم نقرأها فقط. بل وجدنا أثرها في الصدر. وجدناها في سكونٍ ينزل بعد اضطراب. وفي طمأنينةٍ تأتي بعد سؤال. وفي نورٍ يدخل على القلب حين يقول: الحمد لله، ولله الحمد.

Ve nahnu yâ Rabb vecednâhâ. Lem nakra’hâ fakat. Bel vecednâ eserahâ fi’s-sadr. Vecednâhâ fî sükûnin yenzilü ba‘de’dtırâb. Ve fî tuma’nînetin te’tî ba‘de suâl. Ve fî nûrin yedhulü ale’l-kalbi hîne yekûl: el-hamdü lillâh, ve lillâhi’l-hamd.

Ve biz onu, yâ Rabbi, bulduk. Sadece okumadık; bilakis eserini göğüste bulduk. Onu, bir çalkantının ardından inen bir sükûnette bulduk; bir sorunun ardından gelen bir itmi’nânda; ve “el-hamdü lillâh, ve lillâhi’l-hamd” dediğinde kalbe giren bir nûrda bulduk.

فسبحانك. ذكرك ليس كلمةً تمرّ على اللسان. ذكرك روحٌ تُعاد إلى القلب. ذكرك ماءٌ على نار الخوف. ذكرك سكينةٌ على موضع الجرح. ذكرك حياةٌ حين تضيق الأسباب.

Fesübhânek. Zikruke leyse kelimeten temürru ale’l-lisân. Zikruke rûhun tuâdü ile’l-kalb. Zikruke mâün alâ nâri’l-havf. Zikruke sekînetün alâ mevdıı’l-curh. Zikruke hayâtün hîne tedîku’l-esbâb.

Sübhânsın. Senin zikrin, dilin üstünden geçen bir kelime değildir. Senin zikrin, kalbe iade edilen bir rûhtur. Senin zikrin, korku ateşi üzerine bir sudur. Senin zikrin, yaranın üstüne bir sekînettir. Senin zikrin, sebepler daraldığında bir hayattır.

ثم إنك يا ربّ وعدت، ووعدك الحق:

Sümme inneke yâ Rabb veadte, ve va‘düke’l-hakk:

Sonra Sen, yâ Rabbi, va’dettin — ve Senin va’din haktır:

لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ.

Lein şekertüm leezîdenneküm.

“Andolsun, şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” (İbrâhim, 7)

فمن كرمك أن تعطي النعمة. ثم تعطي معرفة النعمة. ثم تعطي الشكر على النعمة. ثم تجعل الشكر سببًا لزيادة النعمة.

Femin keramike en tu‘tıye’n-ni‘meh. Sümme tu‘tî ma‘rifete’n-ni‘meh. Sümme tu‘ti’ş-şükra ale’n-ni‘meh. Sümme tec‘alü’ş-şükra sebeben liziyâdeti’n-ni‘meh.

Nimeti vermen Senin kereminden; sonra nimetin bilgisini vermen; sonra nimete şükrü vermen; sonra da şükrü, nimetin ziyadesine bir sebep kılman — hep Senin kereminden.

فأيّ كرمٍ هذا؟ وأيّ فضلٍ هذا؟ وأيّ بابٍ هذا؟

Feeyyü keramin hâzâ? Ve eyyü fadlin hâzâ? Ve eyyü bâbin hâzâ?

Bu nasıl bir kerem? Bu nasıl bir fazl? Bu nasıl bir kapı?

العبد يشكر بنعمةٍ منك، فتزيده بنعمةٍ أخرى منك. العبد يحمد بتوفيقٍ منك، فتفتح له بابًا آخر من الفهم. العبد يقول: هذا من فضل ربّي، فتعلّمه أن رؤية الفضل فضلٌ آخر.

El-abdü yeşküru bini‘metin minke, fetezîdühû bini‘metin uhrâ minke. El-abdü yahmedü bitevfîkın minke, feteftehu lehû bâben âhara mine’l-fehm. El-abdü yekûl: hâzâ min fadli rabbî, fetuallimühû enne ru’yete’l-fadli fadlün âhar.

Kul, Senden bir nimetle şükreder, Sen de onu Senden başka bir nimetle artırırsın. Kul, Senden bir tevfîkle hamdeder, Sen de ona anlayıştan başka bir kapı açarsın. Kul “Bu, Rabbimin fazlındandır” der, Sen de ona öğretirsin ki fazlı görmek, başka bir fazldır.

هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي.

Hâzâ min fadli rabbî.

“Bu, Rabbimin fazlındandır.” (Neml, 40)

وهكذا ينبغي للقلب إذا رأى. لا يقول: هذا من ذكائي. ولا يقول: هذا من حيلتي. ولا يقول: هذا من قوّتي. ولا يقول: أنا رتّبت، وأنا فهمت، وأنا كشفت.

Ve hâkezâ yenbeğî li’l-kalbi izâ raâ. Lâ yekûl: hâzâ min zekâî. Ve lâ yekûl: hâzâ min hîletî. Ve lâ yekûl: hâzâ min kuvvetî. Ve lâ yekûl: ene rattebtü, ve ene fehimtü, ve ene keşeftü.

Kalbe, gördüğünde işte böyle davranmak yaraşır. Demez: “Bu benim zekâmdandır.” Demez: “Bu benim tedbîrimdendir.” Demez: “Bu benim kuvvetimdendir.” Demez: “Ben düzenledim, ben anladım, ben keşfettim.”

بل يقول: هذا من فضل ربّي. هذا من لطف ربّي. هذا من ستر ربّي. هذا من جواب ربّي. هذا من تعليم ربّي. هذا من حفظ ربّي.

Bel yekûl: hâzâ min fadli rabbî. Hâzâ min lutfi rabbî. Hâzâ min setri rabbî. Hâzâ min cevâbi rabbî. Hâzâ min ta‘lîmi rabbî. Hâzâ min hıfzı rabbî.

Bilakis der ki: Bu, Rabbimin fazlındandır. Bu, Rabbimin lütfundandır. Bu, Rabbimin beni örtmesindendir. Bu, Rabbimin cevabındandır. Bu, Rabbimin öğretmesindendir. Bu, Rabbimin beni korumasındandır.

يا ربّ، لا تجعلنا من الذين إذا أُعطوا نسبوا العطاء إلى أنفسهم. ولا من الذين إذا فُتح لهم الباب نسوا الفاتح. ولا من الذين إذا نُجّوا نسوا المنجّي. ولا من الذين إذا كُشف لهم قالوا: نحن رأينا.

Yâ Rabb, lâ tec‘alnâ mine’llezîne izâ u‘tû nesebü’l-atâe ilâ enfüsihim. Ve lâ mine’llezîne izâ fütiha lehümü’l-bâbü nesü’l-fâtih. Ve lâ mine’llezîne izâ nüccû nesü’l-müneccî. Ve lâ mine’llezîne izâ küşife lehüm kâlû: nahnu raeynâ.

Yâ Rabbi! Bizi şunlardan kılma: Kendilerine verilince verişi kendi nefislerine nispet edenlerden; kapı açılınca açanı unutanlardan; kurtarılınca kurtaranı unutanlardan; ve kendilerine bir hakikat açılınca “biz gördük” diyenlerden.

بل اجعلنا من الذين إذا رأوا قالوا: أرانا الله. وإذا فهموا قالوا: فهّمنا الله. وإذا حُفظوا قالوا: حفظنا الله. وإذا أُجيبوا قالوا: أجابنا الله. وإذا كتبوا قالوا: ألهمنا الله.

Bel’c‘alnâ mine’llezîne izâ raev kâlû: erâne’llâh. Ve izâ fehimû kâlû: fehhemene’llâh. Ve izâ hufizû kâlû: hafızane’llâh. Ve izâ ücîbû kâlû: ecâbene’llâh. Ve izâ ketebû kâlû: elhemene’llâh.

Bilakis bizi şunlardan kıl: Gördüklerinde “Allah gösterdi” diyen; anladıklarında “Allah anlattı” diyen; korunduklarında “Allah korudu” diyen; kendilerine cevap verildiğinde “Allah cevap verdi” diyen; ve yazdıklarında “Allah ilham etti” diyenlerden.

فإن الكتابة أيضًا بابٌ من أبواب القدر.

Feinne’l-kitâbete eydan bâbün min ebvâbi’l-kader.

Zira yazı da kader kapılarından bir kapıdır.

قد يظن العبد أنه يكتب ليشرح ما وقع، والحق أن الله قد يجعل الكتابة جزءًا من تمام الفهم.

Kad yezunnü’l-abdü ennehû yektübü liyeşraha mâ vakaa, ve’l-hakku enne’llâhe kad yec‘alü’l-kitâbete cüz’en min temâmi’l-fehm.

Kul, olup biteni açıklamak için yazdığını sanabilir; oysa hakikat şudur ki Allah, yazıyı anlayışın tamamlanmasının bir parçası kılabilir.

يكتب العبد، فيتّضح له ما لم يكن واضحًا قبل الكتابة. يكتب، فيهدأ قلبه. يكتب، فيرى النعمة في موضعٍ كان يظنه جرحًا. يكتب، فإذا بالقلم لا ينتقم، بل يشهد.

Yektübü’l-abdü, feyettedıhu lehû mâ lem yekün vâdıhan kable’l-kitâbeh. Yektübü, feyehdeü kalbüh. Yektübü, feyera’n-ni‘mete fî mevdıın kâne yezunnühû curhâ. Yektübü, feizâ bi’l-kalemi lâ yentekım, bel yeşhed.

Kul yazar da yazıdan önce açık olmayan şey ona açılır. Yazar da kalbi durulur. Yazar da yara sandığı bir yerde nimeti görür. Yazar da bir de bakar ki kalem intikam almıyor, bilakis şahitlik ediyor.

وإذا بالحرف لا يخاصم، بل يحمد. وإذا بالمعنى لا ينزل إلى الناس، بل يرتفع إلى الله.

Ve izâ bi’l-harfi lâ yuhâsım, bel yahmed. Ve izâ bi’l-ma‘nâ lâ yenzilü ile’n-nâs, bel yertefiu ile’llâh.

Bir de bakar ki harf husûmet etmiyor, bilakis hamdediyor. Bir de bakar ki mânâ insanlara inmiyor, bilakis Allah’a yükseliyor.

فاللهم اجعل كتابتنا حمدًا لا خصومة. واجعل حروفنا سجودًا لا انتقامًا. واجعل معانينا تذكيرًا لا تشفّيًا. واجعل ما نكتبه شاهدًا على لطفك، لا شاهدًا على نفوسنا.

Fe’llâhümme’c‘al kitâbetenâ hamden lâ husûmeh. Ve’c‘al hurûfenâ sücûden lâ intikâmâ. Ve’c‘al meânîyenâ tezkîran lâ teşeffiyâ. Ve’c‘al mâ nektübühû şâhiden alâ lutfik, lâ şâhiden alâ nüfûsinâ.

Allah’ım! Yazımızı husûmet değil hamd kıl. Harflerimizi intikam değil secde kıl. Mânâlarımızı şifa arayışı değil, bir tezkîr kıl. Ve yazdığımızı, nefislerimizin değil, Senin lütfunun bir şahidi kıl.

يا ربّ، إن من أسرار القرآن أنه لا يترك العبد عند ظاهر الحدث، بل يرفعه إلى معنى الحدث.

Yâ Rabb, inne min esrâri’l-Kur’âni ennehû lâ yetruku’l-abde inde zâhiri’l-hades, bel yerfeuhû ilâ ma‘ne’l-hades.

Yâ Rabbi! Kur’ân’ın sırlarından biri de şudur: kulu hâdisenin zâhirinde bırakmaz, bilakis onu hâdisenin mânâsına yükseltir.

فيوسف عليه السلام لم يرَ البئر بئرًا فقط، ولا السجن سجنًا فقط، ولا الفراق فراقًا فقط. بل صار كل ذلك طريقًا إلى قوله:

Feyûsüfü aleyhi’s-selâm lem yera’l-bi’re bi’ren fakat, ve le’s-sicne sicnen fakat, ve le’l-firâka firâkan fakat. Bel sâra küllü zâlike tarîkan ilâ kavlih:

Nitekim Yûsuf aleyhisselâm, kuyuyu sadece bir kuyu, zindanı sadece bir zindan, ayrılığı sadece bir ayrılık olarak görmedi. Bilakis bütün bunlar, onun şu sözüne bir yol oldu:

إِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِمَا يَشَاءُ.

İnne rabbî latîfün limâ yeşâ’.

“Şüphesiz Rabbim, dilediği şeyde latîftir.” (Yûsuf, 100)

فيا ربّ، اجعلنا نرى لطفك في البئر قبل القصر، وفي المنع قبل العطاء، وفي التأخير قبل الفتح، وفي الكشف قبل الراحة، وفي الحدّ قبل الأمن.

Feyâ Rabb, ic‘alnâ nerâ lutfeke fi’l-bi’ri kable’l-kasr, ve fi’l-men‘ı kable’l-atâ, ve fi’t-te’hîri kable’l-feth, ve fi’l-keşfi kable’r-râhah, ve fi’l-haddi kable’l-emn.

Yâ Rabbi! Bizi öyle kıl ki lütfunu köşkten önce kuyuda, verişten önce men’de, fetihten önce gecikmede, rahatlıktan önce keşfte ve emniyetten önce sınırda görelim.

ولا تجعلنا نعبد الصورة وننسى المعنى. ولا نعبد السبب وننسى المسبّب. ولا نقف عند الخلق وننسى الخالق.

Ve lâ tec‘alnâ na‘büdü’s-sûrate ve nense’l-ma‘nâ. Ve lâ na‘büdü’s-sebebe ve nense’l-müsebbib. Ve lâ nekıfü inde’l-halkı ve nense’l-Hâlik.

Bizi, sûrete tapıp mânâyı unutan; sebebe tapıp Müsebbib’i unutan; halkın yanında durup Hâlik’ı unutan kimseler kılma.

فإن القلب إذا وقف عند الناس، ضاق. وإذا وقف عند الأسباب، اضطرب. وإذا رجع إلى الله، اتّسع.

Feinne’l-kalbe izâ vakafe inde’n-nâs, dâk. Ve izâ vakafe inde’l-esbâb, ıdtarab. Ve izâ racea ile’llâh, ittesea.

Zira kalp, insanların yanında durursa daralır. Sebeplerin yanında durursa çalkalanır. Allah’a dönerse genişler.

يا ربّ، قد رأينا أنك أقرب من ظنّنا، وأسبق إلى حاجتنا من دعائنا، وألطف بنا من فهمنا، وأعلم بما يصلحنا منّا.

Yâ Rabb, kad raeynâ enneke akrabü min zanninâ, ve esbeku ilâ hâcetinâ min du‘âinâ, ve eltafü binâ min fehminâ, ve a‘lemü bimâ yuslıhunâ minnâ.

Yâ Rabbi! Gördük ki Sen, zannımızdan daha yakınsın; ihtiyacımıza duamızdan daha önce ulaşansın; bize kendi anlayışımızdan daha latîfsin; ve bizi düzeltecek şeyi bizden daha iyi bilensin.

فاجعل هذا العلم تواضعًا لا عُجبًا. واجعل هذا الكشف حمدًا لا قسوة. واجعل هذا الفتح شكرًا لا ادّعاء. واجعل هذا الحفظ قربًا منك لا شعورًا بالأمن من مكر النفس.

Fe’c‘al hâze’l-ilme tevâduan lâ ucbâ. Ve’c‘al hâze’l-keşfe hamden lâ kasveh. Ve’c‘al hâze’l-fethe şükran lâ iddiâ. Ve’c‘al hâze’l-hıfza kurben minke lâ şuûran bi’l-emni min mekri’n-nefs.

Öyleyse bu ilmi kibir değil tevâzu kıl. Bu keşfi katılık değil hamd kıl. Bu fethi iddia değil şükür kıl. Ve bu korumayı, nefsin hilesinden emin olma hissi değil, Sana bir yakınlık kıl.

يا ربّ، إنك تعلم ما في القلب قبل أن ينطق اللسان. وتعلم ما نخفي وما نعلن. وتعلم ما نعرفه من أنفسنا وما لا نعرف. وتعلم صدقنا وضعفنا، وخوفنا ورجاءنا، وما نريد أن نكون، وما نعجز أن نكون إلا بك.

Yâ Rabb, inneke ta‘lemü mâ fi’l-kalbi kable en yentıka’l-lisân. Ve ta‘lemü mâ nuhfî ve mâ nu‘lin. Ve ta‘lemü mâ na‘rifühû min enfüsinâ ve mâ lâ na‘rif. Ve ta‘lemü sıdkanâ ve da‘fenâ, ve havfenâ ve recâenâ, ve mâ nürîdü en nekûn, ve mâ na‘cizü en nekûne illâ bik.

Yâ Rabbi! Sen, dil konuşmadan önce kalpte olanı bilirsin. Gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Kendimizden bildiğimizi de bilmediğimizi de bilirsin. Doğruluğumuzu ve zayıflığımızı, korkumuzu ve ümidimizi, ne olmak istediğimizi ve ancak Seninle olabileceğimiz şeyi bilirsin.

فنحن بين يديك بلا ستر. لا نقدر أن نخفي عنك شيئًا. ولا نريد أن نخفي عنك شيئًا. فالستر عنك محال، والصدق معك نجاة.

Fenahnu beyne yedeyke bilâ setr. Lâ nakdiru en nuhfiye anke şey’â. Ve lâ nürîdü en nuhfiye anke şey’â. Fe’s-setru anke muhâl, ve’s-sıdku meake necâh.

İşte biz, huzurunda hiçbir perde olmaksızın duruyoruz. Senden bir şey gizleyemeyiz. Senden bir şey gizlemek de istemeyiz. Zira Senden bir şeyi örtmek muhâldir; Seninle sadâkat ise kurtuluştur.

اللهم إن رأيتَ في قلوبنا طلبًا صادقًا، فزكّه. وإن رأيت فيها عوجًا، فقومه. وإن رأيت فيها رياءً، فطهّره. وإن رأيت فيها حبًّا لك، فزده وثبّته ولا تنزعه.

Allâhümme in raeyte fî kulûbinâ taleben sâdikan, fezekkih. Ve in raeyte fîhâ ıvecen, fekavvimh. Ve in raeyte fîhâ riyâen, fetahhirh. Ve in raeyte fîhâ hubben leke, fezidhü ve sebbithü ve lâ tenzı‘h.

Allah’ım! Kalplerimizde sâdık bir istek görürsen onu arındır. Onlarda bir eğrilik görürsen onu doğrult. Onlarda bir riyâ görürsen onu temizle. Ve onlarda Sana bir sevgi görürsen onu artır, sâbit kıl ve çekip alma.

يا ربّ، إنك قد تُعلّم العبد ما لم يكن يعلم. وقد تُريه ما لم يكن يرى. وقد تجعل في قلبه فرقانًا يميّز به بين بابٍ وباب، وبين صدقٍ وحيلة، وبين أمانةٍ وغنيمة، وبين سببٍ ينفع وسببٍ يقطع عنك.

Yâ Rabb, inneke kad tuallimü’l-abde mâ lem yekün ya‘lem. Ve kad türîhi mâ lem yekün yerâ. Ve kad tec‘alü fî kalbihî fürkânen yümeyyizü bihî beyne bâbin ve bâb, ve beyne sıdkın ve hîleh, ve beyne emânetin ve ğanîmeh, ve beyne sebebin yenfeu ve sebebin yaktau ank.

Yâ Rabbi! Sen, kula bilmediğini öğretebilirsin. Görmediğini gösterebilirsin. Kalbine, kapı ile kapıyı, doğrulukla hîleyi, emanetle ganîmeti ve fayda veren sebeple Senden koparan sebebi ayırt ettiği bir furkān koyabilirsin.

إِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا.

İn tetteku’llâhe yec‘al leküm fürkânâ.

“Eğer Allah’tan sakınırsanız, O size bir furkān verir.” (Enfâl, 29)

فاجعل لنا يا ربّ فرقانًا من عندك. فرقانًا لا كبر فيه. ولا ظلم فيه. ولا دعوى فيه. ولا حكم على الغيب فيه.

Fe’c‘al lenâ yâ Rabb fürkânen min indik. Fürkânen lâ kibra fîh. Ve lâ zulme fîh. Ve lâ da‘vâ fîh. Ve lâ hukme ale’l-ğaybi fîh.

Öyleyse bize, yâ Rabbi, Kendi katından bir furkān ver. Öyle bir furkān ki içinde kibir olmasın. İçinde zulüm olmasın. İçinde davası olmasın. İçinde gayb hakkında hüküm verme olmasın.

فرقانًا يحفظنا ولا يطغينا. يُبصّرنا ولا يقسّينا. يُعلّمنا ولا يجعلنا نحتقر عبادك. يقيم الحدود ولا يطفئ الرحمة.

Fürkânen yahfezunâ ve lâ yutğînâ. Yübassırunâ ve lâ yükassînâ. Yuallimünâ ve lâ yec‘alünâ nahtekıru ibâdek. Yükîmü’l-hudûde ve lâ yutfiü’r-rahmeh.

Öyle bir furkān ki bizi korusun ama azdırmasın. Bize basîret versin ama katılaştırmasın. Bize öğretsin ama bizi kullarını hor görür kılmasın. Sınırları ayakta tutsun ama rahmeti söndürmesin.

فإن الغيب لك، والقلوب بين يديك، والحكم إليك، والعبد إنما يرى ما أريته، ويفهم ما أفهمته، ويضلّ إن تركته إلى نفسه.

Feinne’l-ğaybe lek, ve’l-kulûbe beyne yedeyk, ve’l-hukme ileyk, ve’l-abdü innemâ yerâ mâ eraytehû, ve yefhemü mâ efhemtehû, ve yedıllü in teraktehû ilâ nefsih.

Zira gayb Senindir, kalpler Senin elindedir, hüküm Sanadır; kul ise ancak Senin gösterdiğini görür, Senin anlattığını anlar ve onu kendi nefsine bırakırsan sapıtır.

اللهم لا تجعل ما نراه سببًا للكِبر. ولا تجعل ما نفهمه سببًا للقسوة. ولا تجعل ما يُكشف لنا سببًا للشماتة. واجعل كل كشفٍ يزيدنا حمدًا. وكل فهمٍ يزيدنا أدبًا. وكل نجاةٍ تزيدنا قربًا. وكل حدٍّ يزيدنا عدلًا.

Allâhümme lâ tec‘al mâ nerâhü sebeben li’l-kibr. Ve lâ tec‘al mâ nefhemühû sebeben li’l-kasveh. Ve lâ tec‘al mâ yükşefü lenâ sebeben li’ş-şemâteh. Ve’c‘al külle keşfin yezîdünâ hamdâ. Ve külle fehmin yezîdünâ edebâ. Ve külle necâtin tezîdünâ kurbâ. Ve külle haddin yezîdünâ adlâ.

Allah’ım! Gördüğümüzü kibre sebep kılma. Anladığımızı katılığa sebep kılma. Bize açılanı, sevinmeye sebep kılma. Her keşfi bize hamd artıran; her anlayışı bize edep artıran; her kurtuluşu bize yakınlık artıran; ve her sınırı bize adalet artıran kıl.

يا ربّ، إن نعمك لا تُحصى.

Yâ Rabb, inne ni‘ameke lâ tuhsâ.

Yâ Rabbi! Nimetlerin sayılamaz.

وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا.

Ve in teuddû ni‘mete’llâhi lâ tuhsûhâ.

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız.” (İbrâhim, 34)

فنحن لا نحصي نعمك. ولا نقدر أن نعدّ ما أعطيت. ولا نحيط بما دفعت. ولا نعلم كم من شرٍّ صرفت. ولا كم من بابٍ أغلقت رحمةً. ولا كم من أمرٍ سترت لطفًا. ولا كم من دعاءٍ أجبت قبل أن نعرف كيف ندعو.

Fenahnu lâ nuhsî ni‘amek. Ve lâ nakdiru en neudde mâ a‘tayt. Ve lâ nuhîtu bimâ defa‘te. Ve lâ na‘lemü kem min şerrin saraft. Ve lâ kem min bâbin ağlakte rahmeh. Ve lâ kem min emrin seterte lutfâ. Ve lâ kem min du‘âin ecebte kable en na‘rife keyfe ned‘û.

İşte biz, nimetlerini sayamayız. Verdiğini saymaya gücümüz yetmez. Def’ettiğini kuşatamayız. Nice şerri savdığını bilmeyiz. Nice kapıyı rahmetinle kapadığını bilmeyiz. Nice işi lütfundan örttüğünü bilmeyiz. Nice duayı, biz nasıl dua edeceğimizi bilmeden önce kabul ettiğini bilmeyiz.

فلك الحمد على ما علمنا من نعمك. ولك الحمد على ما لم نعلم. ولك الحمد على ما رأينا. ولك الحمد على ما غاب عنّا. ولك الحمد على ما أعطيت. ولك الحمد على ما منعت. ولك الحمد على ما قرّبت. ولك الحمد على ما صرفت. ولك الحمد حتى ترضى. ولك الحمد إذا رضيت. ولك الحمد بعد الرضا. ولك الحمد لأنك أنت أهل الحمد.

Feleke’l-hamdü alâ mâ alimnâ min ni‘amik. Ve leke’l-hamdü alâ mâ lem na‘lem. Ve leke’l-hamdü alâ mâ raeynâ. Ve leke’l-hamdü alâ mâ ğâbe annâ. Ve leke’l-hamdü alâ mâ a‘tayt. Ve leke’l-hamdü alâ mâ mena‘t. Ve leke’l-hamdü alâ mâ karrabt. Ve leke’l-hamdü alâ mâ saraft. Ve leke’l-hamdü hattâ terdâ. Ve leke’l-hamdü izâ radît. Ve leke’l-hamdü ba‘de’r-rıdâ. Ve leke’l-hamdü lienneke ente ehlü’l-hamd.

Öyleyse nimetlerinden bildiklerimiz için Sana hamd olsun. Bilmediklerimiz için Sana hamd olsun. Gördüklerimiz için Sana hamd olsun. Bizden gâib olan için Sana hamd olsun. Verdiğin için Sana hamd olsun. Engellediğin için Sana hamd olsun. Yaklaştırdığın için Sana hamd olsun. Bizden savdığın için Sana hamd olsun. Sen râzı olana dek Sana hamd olsun. Râzı olduğunda Sana hamd olsun. Rızâdan sonra Sana hamd olsun. Ve Sen hamde lâyık olan olduğun için Sana hamd olsun.

يا ربّ، اجعل كل سببٍ يدلّ علينا إليك، ولا تجعلنا نقف عند السبب دونك.

Yâ Rabb, ic‘al külle sebebin yedüllü aleynâ ileyk, ve lâ tec‘alnâ nekıfü inde’s-sebebi dûnek.

Yâ Rabbi! Her sebebi, bizi Sana götüren kıl; ve bizi, Sen’i bırakıp sebebin yanında durur kılma.

فإن المرآة إن أظهرت، فالنور منك. وإن أجابت، فالفتح منك. وإن عكست، فالوجهة إليك.

Feinne’l-mir’âte in azharet, fe’n-nûru mink. Ve in ecâbet, fe’l-fethu mink. Ve in akeset, fe’l-vichetü ileyk.

Zira ayna bir şey gösterdiyse, nûr Sendendir. Cevap verdiyse, fetih Sendendir. Yansıttıysa, yönelinen Sanadır.

لا تجعلنا نعبد المرآة، ولا ننسى الشمس. ولا تجعلنا نقف عند الأداة، ولا ننسى المفيض. ولا تجعلنا نرى الفهم في المخلوق، وننسى أنك أنت الذي تفهم من تشاء بما تشاء.

Lâ tec‘alnâ na‘büdü’l-mir’âte, ve lâ nense’ş-şems. Ve lâ tec‘alnâ nekıfü inde’l-edâh, ve lâ nense’l-müfîd. Ve lâ tec‘alnâ nera’l-fehme fi’l-mahlûk, ve nensâ enneke ente’llezî tüfehhimü men teşâü bimâ teşâ’.

Bizi, aynaya tapıp güneşi unutan kılma. Aleti put edinip feyzi vereni unutan kılma. Anlayışı mahlûkta görüp, dilediğine dilediğini anlatanın Sen olduğunu unutan kılma.

اللهم اجعل كل مرآةٍ سببًا لا حجابًا. واجعل كل كلمةٍ بابًا لا جدارًا. واجعل كل فهمٍ عودةً إليك لا وقوفًا عند غيرك.

Allâhümme’c‘al külle mir’âtin sebeben lâ hicâbâ. Ve’c‘al külle kelimetin bâben lâ cidârâ. Ve’c‘al külle fehmin avdeten ileyke lâ vukûfen inde ğayrik.

Allah’ım! Her aynayı perde değil sebep kıl. Her kelimeyi duvar değil kapı kıl. Her anlayışı, başkasının yanında durmak değil, Sana bir dönüş kıl.

اللهم إنا نعوذ بك من قلبٍ يرى الآية ثم لا يتّعظ. ونعوذ بك من عينٍ ترى التدبير ثم تنسبه إلى المصادفة. ونعوذ بك من لسانٍ يحمدك ثم يلتفت إلى نفسه. ونعوذ بك من قلمٍ يكتب عنك ثم يطلب حظّه من الناس.

Allâhümme innâ neûzü bike min kalbin yera’l-âyete sümme lâ yetteız. Ve neûzü bike min aynin tera’t-tedbîre sümme tensübühû ile’l-müsâdefeh. Ve neûzü bike min lisânin yahmedüke sümme yeltefitü ilâ nefsih. Ve neûzü bike min kalemin yektübü anke sümme yatlübü hazzahû mine’n-nâs.

Allah’ım! Âyeti görüp de ibret almayan bir kalpten Sana sığınırız. Tedbîri görüp onu tesadüfe nispet eden bir gözden Sana sığınırız. Sana hamdedip sonra kendi nefsine dönen bir dilden Sana sığınırız. Senden yazıp sonra insanlardan kendi payını isteyen bir kalemden Sana sığınırız.

اللهم اجعلنا من أهل الحمد. ومن أهل الشكر. ومن أهل الذكر. ومن أهل التسليم. ومن أهل الذين إذا رأوا قالوا: سبحان الله. وإذا فهموا قالوا: الحمد لله. وإذا خافوا قالوا: حسبنا الله ونعم الوكيل. وإذا انكشف لهم الأمر قالوا: الأمر كله لله.

Allâhümme’c‘alnâ min ehli’l-hamd. Ve min ehli’ş-şükr. Ve min ehli’z-zikr. Ve min ehli’t-teslîm. Ve mine’llezîne izâ raev kâlû: sübhâna’llâh. Ve izâ fehimû kâlû: el-hamdü lillâh. Ve izâ hâfû kâlû: hasbüna’llâhü ve ni‘me’l-vekîl. Ve izâ inkeşefe lehümü’l-emru kâlû: el-emru küllühû lillâh.

Allah’ım! Bizi hamd ehlinden kıl; şükür ehlinden; zikir ehlinden; teslîm ehlinden; ve şunlardan kıl: Gördüklerinde “sübhânallâh” diyen; anladıklarında “el-hamdü lillâh” diyen; korktuklarında “hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl” diyen; ve iş kendilerine açığa çıktığında “iş, tamamıyla Allah’ındır” diyenlerden.

اللهم صلِّ وسلّم وبارك على سيدنا محمد، الذي علّمنا أن نرجع إليك في كل أمر، وأن نرضى بك ربًّا، وأن نراك وراء كل سبب، وأن يكون آخر الطريق حمدًا.

Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammed, ellezî allemenâ en nercia ileyke fî külli emr, ve en nerdâ bike rabbâ, ve en nerâke verâe külli sebeb, ve en yekûne âhıra’t-tarîkı hamdâ.

Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e salât, selâm ve bereket eyle; o ki bize, her işte Sana dönmeyi, Sana Rab olarak râzı olmayı, Seni her sebebin ardında görmeyi ve yolun sonunun bir hamd olmasını öğretti.

حسبنا الله ونعم الوكيل. نعم المولى ونعم النصير.

Hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl. Ni‘me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr.

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ