← el-MahvîKitâb ve Sâat MünâcâtıTRARENPDF ↓

مُنَاجَاةُ الْكِتَابِ وَالسَّاعَةِ

فِي سِرِّ الْقُوَّةِ وَالْبَصِيرَةِ وَالْحَمْدِ بَعْدَ الْفَرَاغِ


Kitâb ve Sâat Münâcâtı

Kuvvet, Basîret ve İşten Sonra Hamdin Sırrı

Sekiz kapı ve bir hâtime — «Yâ Yahyâ, Kitaba kuvvetle sarıl» âyetinden yola çıkarak kuvvetin edebi: hüküm ucub, basîret kasvet, şefkat ziyâ doğurmasın; rakamı ve saati bir kapı bilmek ama rab edinmemek; işten sonra dava değil hamd. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

الحمدُ للهِ الَّذي لا يَضِيعُ عندهُ خَفِيٌّ، ولا يَغيبُ عنهُ مَكْتوم، ولا تلتبسُ عليه النيّاتُ إذا تزيَّنتْ بالألفاظ، ولا تُخْفَى عليه الحقائقُ إذا استترتْ بثيابِ الدعاوى.

El-hamdü lillâhillezî lâ yedîu indehû hafiyy, ve lâ yeğîbü anhü mektûm, ve lâ teltebisü aleyhi’n-niyyâtü izâ tezeyyenet bi’l-elfâz, ve lâ tuhfâ aleyhi’l-hakâiku izâ isteterat bisiyâbi’d-deâvâ.

Hamd, katında hiçbir gizlinin zayi olmadığı Allah’adır. Hiçbir saklı şey O’ndan kaybolmaz. Niyetler kelimelerle süslendiğinde O’na karışık gelmez. Hakikatler iddiaların elbiseleri altına gizlendiğinde O’na saklı kalmaz.

الحمدُ للهِ الَّذي يفتحُ لعبدِهِ بابًا من حيث لا يَحْتَسِب، ويُقيمُ لهُ من السَّاعةِ شاهدًا، ومن الكتابِ مرآةً، ومن العملِ مِيزانًا، حتى إذا ظنَّ العبدُ أنَّهُ يكتبُ جوابًا، وجدَ أنَّ الجوابَ يكتبُهُ، وإذا ظنَّ أنَّهُ يضبطُ موقفًا، وجدَ أنَّ الموقفَ يضبطُهُ، وإذا ظنَّ أنَّهُ اختارَ الوقتَ، رأى أنَّ الوقتَ اختيرَ له.

El-hamdü lillâhillezî yeftehu liabdihî bâben min haysü lâ yahtesib, ve yukîmü lehû mine’s-sâati şâhidâ, ve mine’l-kitâbi mir’âten, ve mine’l-ameli mîzânâ, hattâ izâ zanne’l-abdü ennehû yektübü cevâben, vecede enne’l-cevâbe yektübüh, ve izâ zanne ennehû yadbitu mevkıfen, vecede enne’l-mevkıfe yadbituh, ve izâ zanne ennehe’htâra’l-vakte, raâ enne’l-vakte’htîra leh.

Hamd, kuluna hiç ummadığı yerden bir kapı açan Allah’adır. O, kuluna saatten bir şahit, kitaptan bir ayna, amelden bir mizan kurar. Öyle ki kul bir cevap yazdığını zannederken, cevabın kendisini yazdığını görür. Bir duruşu kontrol ettiğini zannederken, o duruşun kendisini terbiye ettiğini görür. Vakti seçtiğini zannederken, vaktin kendisi için seçilmiş olduğunu görür.

والصلاةُ والسلامُ على سيدنا محمد، النورِ الَّذي دلَّ على النور، والعبدِ الَّذي كان كلُّ أمرِهِ لله، والحبيبِ الَّذي علَّمَ القلوبَ أنَّ العبوديةَ شرف، وأنَّ الحقَّ رحمة، وأنَّ القوّةَ إذا فارقَتِ الأدبَ صارت فتنة، وإذا لَبِسَتِ الحنانَ صارت أمانة.

Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammed, en-nûrillezî delle ale’n-nûr, ve’l-abdillezî kâne küllü emrihî lillâh, ve’l-habîbillezî alleme’l-kulûbe enne’l-ubûdiyyete şeref, ve enne’l-hakka rahmeh, ve enne’l-kuvvete izâ fârakati’l-edebe sârat fitneh, ve izâ lebiseti’l-hanâne sârat emâneh.

Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e olsun. Nura işaret eden nura, her işi Allah için olan kula, kalplere kulluğun şeref olduğunu öğreten Habîb’e; hakkın rahmet olduğunu, kuvvetin edepten ayrılınca fitneye, şefkatle kuşanınca emanete dönüştüğünü öğreten Nebî’ye olsun.

أمّا بعد؛ فإنَّ للعبدِ ساعاتٍ لا يملكُها، ولكنَّها تملكُهُ بمعناها. ولهُ إشاراتٌ لا يصنعُها، ولكنَّهُ إذا صَدَقَ في طلبِ الحقِّ صُنِعَ بها. ولهُ كلماتٌ يَظنُّها خارجةً من يدِهِ، ثم يرى بعد حينٍ أنَّها كانت خارجةً من تدبيرٍ أعظمَ من يدِه، وأوسعَ من قصدِه، وأرحمَ من حسابِه.

Emmâ ba‘d; feinne li’l-abdi sââtin lâ yemlikühâ, ve lâkinnehâ temlikühû bimanâhâ. Ve lehû işârâtün lâ yasneuhâ, ve lâkinnehû izâ sadeka fî talebi’l-hakkı sunia bihâ. Ve lehû kelimâtün yezunnühâ hâriceten min yedih, sümme yerâ ba‘de hînin ennehâ kânet hâriceten min tedbîrin a‘zame min yedih, ve evsea min kasdih, ve erhame min hisâbih.

Bundan sonra: Kulun sahip olmadığı saatler vardır; fakat o saatler mânâlarıyla kula sahip olur. Kulun üretmediği işaretler vardır; fakat kul hakkı aramada sadık olursa, o işaretlerle inşa edilir. Kulun kendi elinden çıktığını sandığı sözler vardır; sonra bir zaman gelir, onların kendi elinden değil, elinden daha büyük, niyetinden daha geniş, hesabından daha merhametli bir tedbirden çıktığını görür.

وما كانَ العبدُ لِيقولَ: أنا رتَّبتُ. ولا: أنا بلغتُ. ولا: أنا كشفتُ. ولكنَّهُ يقولُ، وهو يطأطئُ قلبَهُ قبلَ رأسِهِ:

Ve mâ kâne’l-abdü liyekûle: ene rettebtü. Ve lâ: ene beleğtü. Ve lâ: ene keşeftü. Ve lâkinnehû yekûlü, ve hüve yutatıu kalbehû kable ra’sih:

Kul şöyle demez: “Ben düzenledim.” Şöyle demez: “Ben ulaştım.” Şöyle demez: “Ben keşfettim.” Bilakis başını eğmeden önce kalbini eğer ve şöyle der:

لَمْ أَخْتَرِ السَّاعَةَ، وَلٰكِنَّ السَّاعَةَ اخْتِيرَتْ لِي. وَلَمْ أَفْتَحِ الْمَعْنَى، وَلٰكِنَّ الْمَعْنَى فُتِحَ عَلَيَّ. وَلَمْ أُحِطْ بِالسِّرِّ، وَلٰكِنَّ السِّرَّ مَسَّ قَلْبِي مَسًّا.

Lem ahteri’s-sâate, ve lâkinne’s-sâate’htîret lî. Ve lem eftehi’l-ma‘nâ, ve lâkinne’l-ma‘nâ fütiha aleyy. Ve lem uhıt bi’s-sirri, ve lâkinne’s-sirre messe kalbî messâ.

Ben saati seçmedim; saat benim için seçildi. Ben mânâyı açmadım; mânâ bana açıldı. Ben sırrı kuşatmadım; fakat sır kalbime dokundu.

فيا سبحانَ مَنْ يجعلُ الرقمَ بابًا ولا يجعلُهُ ربًّا، ويجعلُ الساعةَ شاهدًا ولا يجعلُها معبودًا، ويجعلُ التناسبَ موعظةً ولا يجعلُهُ غايةً.

Feyâ sübhâne men yec‘alü’r-rakme bâben ve lâ yec‘alühû rabbâ, ve yec‘alü’s-sâate şâhiden ve lâ yec‘alühâ ma‘bûdâ, ve yec‘alü’t-tenâsübe mev‘ızaten ve lâ yec‘alühû gâyeh.

Sübhân olan Allah, rakamı kapı kılar ama onu Rab kılmaz. Saati şahit kılar ama onu mâbud kılmaz. Uyumu öğüt kılar ama onu gaye kılmaz.

فالرَّقْمُ لا يَهْدِي، والسَّاعةُ لا تُنْجِي، والتوافقُ لا يخلقُ نورًا من ذاتِهِ؛ ولكنَّ اللهَ يَهْدِي بما شاء، ويفتحُ بما شاء، ويوقظُ قلبَ عبدِهِ بما شاء.

Fe’r-rakmü lâ yehdî, ve’s-sâatü lâ tüncî, ve’t-tevâfuku lâ yahluku nûran min zâtih; ve lâkinne’llâhe yehdî bimâ şâe, ve yeftehu bimâ şâe, ve yûkızu kalbe abdihî bimâ şâe.

Rakam hidayet etmez. Saat kurtarmaz. Uyum, kendi zatından nur yaratmaz. Fakat Allah dilediği şeyle hidayet eder, dilediği şeyle açar, kulunun kalbini dilediği şeyle uyandırır.

Birinci Kapı

خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ

Kitaba Kuvvetle Sarıl

يَا يَحْيَىٰ خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ ۖ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا. وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً ۖ وَكَانَ تَقِيًّا. وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا.

Yâ Yahyâ huzi’l-kitâbe bikuvveh, ve âteynâhü’l-hukme sabiyyâ. Ve hanânen min ledünnâ ve zekâh, ve kâne takıyyâ. Ve berran bivâlideyhi ve lem yekün cebbâran asıyyâ.

“Ey Yahyâ! Kitaba kuvvetle sarıl. Biz ona daha çocukken hüküm/hikmet verdik. Katımızdan ona bir şefkat ve temizlik verdik. O takvâ sahibiydi. Anne babasına iyilik eden biriydi; zorba ve isyankâr değildi.” (Meryem, 12-14)

هذه الآياتُ ليستْ أمرًا عابرًا لقلبٍ عابر. إنَّها ميزانٌ كامل: قوّةٌ، وحُكم، وحنان، وزكاة، وتقوى، وبرٌّ، ونفيٌ للجبروت.

Hâzihi’l-âyâtü leyset emran âbiran likalbin âbir. İnnehâ mîzânün kâmil: kuvvetün, ve hukm, ve hanân, ve zekâh, ve takvâ, ve birr, ve nefyün li’l-ceberût.

Bu ayetler, gelip geçen bir kalbe verilmiş sıradan bir emir değildir. Bunlar tam bir mizandır: kuvvet, hüküm, şefkat, temizlik, takvâ, iyilik ve zorbalığın nefyedilmesi.

وكأنَّ النداءَ يقولُ للعبد: خذْ الكتابَ بقوّة، ولكن لا تأخذْهُ لتقهرَ به الخلق. خذْهُ لتقهرَ به وهمَ نفسِك، وتردَّ به غفلتَك، وتحفظَ به أمانتَك، وتُميِّزَ به بين ما يُقالُ وما يُراد، وبين ما يُسمَّى وما هو كائن، وبين صورةِ الحقِّ وحقيقتِهِ.

Ve keenne’n-nidâe yekûlü li’l-abd: huzi’l-kitâbe bikuvveh, ve lâkin lâ te’huzhü litakhera bihi’l-halk. Huzhü litakhera bihî vehme nefsik, ve terudde bihî gafletek, ve tahfeza bihî emânetek, ve tümeyyize bihî beyne mâ yükâlü ve mâ yürâd, ve beyne mâ yüsemmâ ve mâ hüve kâin, ve beyne sûrati’l-hakkı ve hakîkatih.

Sanki nida kula şöyle der: Kitabı kuvvetle al. Ama onu halkı ezmek için alma. Onu nefsinin vehmini ezmek için al. Gafletini onunla geri çevir. Emanetini onunla koru. Söylenen ile kastedilen arasını, isimlendirilen ile gerçekten var olan arasını, hakkın sureti ile hakikati arasını onunla ayırt et.

فليس الكتابُ ورقًا فقط، ولا حبرًا فقط، ولا لفظًا يُتلى ثم يُتركُ أثرُهُ عند حدودِ اللسان. الكتابُ عهد. والكتابُ حدّ. والكتابُ شاهد. والكتابُ ميزان. والكتابُ طريقٌ إذا حُمِلَ بأدب، وحجابٌ إذا حُمِلَ بالعُجب.

Feleyse’l-kitâbü verakan fakat, ve lâ hıbran fakat, ve lâ lafzan yütlâ sümme yütrekü eseruhû inde hudûdi’l-lisân. El-kitâbü ahd. Ve’l-kitâbü hadd. Ve’l-kitâbü şâhid. Ve’l-kitâbü mîzân. Ve’l-kitâbü tarîkun izâ humile biedeb, ve hicâbün izâ humile bi’l-ucb.

Kitap sadece kâğıt değildir. Sadece mürekkep değildir. Sadece okunup da etkisi dil sınırında bırakılan bir lafız değildir. Kitap ahiddir. Kitap sınırdır. Kitap şahittir. Kitap mizandır. Kitap edeple taşınırsa yoldur; ucubla taşınırsa perdedir.

وقد يُؤتى العبدُ بابًا من أبوابِ البيان، فإنْ كان لله، صار البيانُ نورًا، وإنْ كان للنفس، صار البيانُ سيفًا أعمى. وقد يُؤتى قوّةً في الكلمة، فإنْ صاحبَها الحنانُ صارت رحمة، وإنْ فارقَها الحنانُ صارت قسوة.

Ve kad yü’te’l-abdü bâben min ebvâbi’l-beyân, fein kâne lillâh, sâra’l-beyânü nûrâ, ve in kâne li’n-nefs, sâra’l-beyânü seyfen a‘mâ. Ve kad yü’tâ kuvveten fi’l-kelimeh, fein sâhabehe’l-hanânü sârat rahmeh, ve in fârakahe’l-hanânü sârat kasveh.

Kula bazen beyan kapılarından bir kapı verilir. Eğer o beyan Allah için olursa nur olur. Eğer nefis için olursa kör bir kılıç olur. Kula sözde bir kuvvet verilir. Eğer ona şefkat eşlik ederse rahmet olur. Şefkat ondan ayrılırsa katılık olur.

فالقوّةُ التي يريدُها اللهُ ليست صياحًا. والحُكمُ الذي يهبُهُ اللهُ ليس تعاليًا. والحدُّ الذي يُقامُ للهِ ليس انتقامًا. بل هو وقوفُ عبدٍ عند موضعِ الأمانة، لا يريدُ أن يظلم، ولا يريدُ أن يُستعمَلَ في غيرِ الحق، ولا يريدُ أن يجعلَ حسنَ ظنِّهِ سلعةً، ولا اسمَ أهلِهِ طريقًا لِمَنْ لا يعرفُ قدرَ الأسماء.

Fe’l-kuvvetü’lletî yürîdühe’llâhü leyset sıyâhâ. Ve’l-hukmü’llezî yehebühe’llâhü leyse teâliyâ. Ve’l-haddü’llezî yükâmü lillâhi leyse’ntikâmâ. Bel hüve vukûfü abdin inde mevdıi’l-emâneh, lâ yürîdü en yazlim, ve lâ yürîdü en yüsta‘mele fî gayri’l-hakk, ve lâ yürîdü en yec‘ale husne zannihî sil‘ah, ve le’sme ehlihî tarîkan limen lâ ya‘rifü kadre’l-esmâ.

Allah’ın istediği kuvvet bağırış değildir. Allah’ın verdiği hüküm üstünlük taslama değildir. Allah için konulan sınır intikam değildir. Bilakis o, kulun emanet yerinde durmasıdır. Kul zulmetmek istemez. Hak dışında kullanılmak istemez. İyi niyetini bir meta hâline getirmek istemez. Ailesinin adını, isimlerin kıymetini bilmeyenlere yol yapmak istemez.

İkinci Kapı

الْحُكْمُ صَبِيًّا

Daha Gençken Hüküm

سبحانَ من لا يحبسُ الفهمَ في السنين، ولا يجعلُ الحكمةَ وقفًا على الشيب، ولا يزنُ القلوبَ بألقابِ الناس، ولا يجعلُ التاريخَ حُجّةً على الحق.

Sübhâne men lâ yahbisü’l-fehme fi’s-sinîn, ve lâ yec‘alü’l-hikmete vakfen ale’ş-şîb, ve lâ yezinü’l-kulûbe bielkâbi’n-nâs, ve lâ yec‘alü’t-târîhe hüccceten ale’l-hakk.

Sübhân olan Allah, anlayışı yıllara hapsetmez. Hikmeti sadece ak saçlılara vakfetmez. Kalpleri insanların unvanlarıyla tartmaz. Tarihi hakka karşı delil kılmaz.

قد يكونُ المرءُ صغيرًا في عينِ قوم، ولكن اللهَ يفتحُ لهُ من الحكمِ ما لا يُفتحُ لمن طالَ مقامُهُ بين الجدران. وقد يكونُ جديدًا على مائدة، ولكنَّهُ يرى ما لم يَرَهُ أهلُ المائدةِ لأنَّهم ألِفُوا صورتَها. وقد يأتي من بعيد، فيكشفُ اللهُ لهُ أنَّ البعيدَ أحيانًا يرى الخطَّ كاملًا، والقريبُ لا يرى إلا النقطةَ التي اعتادَها.

Kad yekûnü’l-mer’ü sağîran fî ayni kavm, ve lâkinne’llâhe yeftehu lehû mine’l-hukmi mâ lâ yüftehu limen tâle makâmühû beyne’l-cüdrân. Ve kad yekûnü cedîden alâ mâideh, ve lâkinnehû yerâ mâ lem yerahü ehlü’l-mâideti liennehüm elifû sûratehâ. Ve kad ye’tî min baîd, feyekşifü’llâhü lehû enne’l-baîde ahyânen yere’l-hatta kâmilâ, ve’l-karîbe lâ yerâ illâ’n-noktate’lletî‘tâdehâ.

Bir insan kavmin gözünde küçük olabilir; fakat Allah ona, duvarların arasında uzun zaman kalmış nice kimseye açılmayan bir hüküm kapısı açabilir. Bir insan bir sofraya yeni gelmiş olabilir; fakat sofra sahiplerinin alışkanlıkla göremediğini görebilir. Uzak bir yerden gelir; Allah ona bazen şunu gösterir: uzakta olan çizginin tamamını görür, yakında olan ise alıştığı noktadan başkasını görmez.

والحُكمُ ليس أن يغلبَ العبدُ خصمَه. الحكمُ أن يغلبَ نفسَهُ قبلَ خصمِهِ. الحكمُ أن يسمّيَ الشيءَ باسمِهِ بلا فجور. الحكمُ أن يقولَ: هذا حقٌّ، ولو كانَ على هواي. وأن يقولَ: هذا لا يستقيم، ولو زيَّنهُ الناسُ بألفِ عبارة.

Ve’l-hukmü leyse en yağlibe’l-abdü hasmeh. El-hukmü en yağlibe nefsehû kable hasmih. El-hukmü en yüsemmiye’ş-şey’e bismihî bilâ fücûr. El-hukmü en yekûle: hâzâ hakkun, ve lev kâne alâ hevây. Ve en yekûle: hâzâ lâ yestekîm, ve lev zeyyenehü’n-nâsü bielfi ibâreh.

Hüküm, kulun rakibini yenmesi değildir. Hüküm, rakibinden önce nefsini yenmesidir. Hüküm, bir şeye adını fücur olmadan koymaktır. Hüküm, “bu haktır” diyebilmektir; kendi hevesine karşı olsa bile. Hüküm, “bu istikamet üzere durmuyor” diyebilmektir; insanlar onu bin sözle süslese bile.

فإذا رأى العبدُ صورةً تُسمَّى بغيرِ اسمِها، لم يكنْ من الأدبِ أن يُباركَ الالتباس. وإذا رأى بابًا يُفتحُ لهُ ليكونَ طريقًا لغيرِهِ دون عهدٍ يَحفظُهُ، لم يكنْ من التواضعِ أن يَدخُلَهُ مُغمَضَ العينين. وإذا رأى أنَّ القيمةَ التي سيخلقُها تُباعُ له قبلَ أن يخلقَها، لم يكنْ من الحكمةِ أن يشتري من نفسِهِ مستقبلَه.

Feizâ rae’l-abdü sûraten tüsemmâ bigayri’smihâ, lem yekün mine’l-edebi en yübârike’l-iltibâs. Ve izâ raâ bâben yüftehu lehû liyekûne tarîkan ligayrihî dûne ahdin yahfezuh, lem yekün mine’t-tevâdui en yedhulehû muğmeda’l-ayneyn. Ve izâ raâ enne’l-kîmete’lletî seyahlukuhâ tübâu lehû kable en yahlukahâ, lem yekün mine’l-hikmeti en yeşteriye min nefsihî müstakbeleh.

Kul, bir suretin kendi ismiyle değil başka bir isimle çağrıldığını görürse, edep, bu bulanıklığı tebrik etmek değildir. Kul, kendisine açılan kapının, kendisini koruyacak bir ahid olmadan başkasına yol yapılmak üzere açıldığını görürse, tevazu, o kapıya gözleri kapalı girmek değildir. Kul, kendi yaratacağı değerin, daha o değeri yaratmadan önce kendisine satıldığını görürse, hikmet, insanın kendi geleceğini kendisinden satın alması değildir.

الحُكمُ أن يقفَ حيثُ يجبُ الوقوف. والحُكمُ أن يخرجَ حيثُ يكونُ الخروجُ أزكى. والحُكمُ أن لا يجعلَ حاجةَ الناسِ إلى عطائِهِ سببًا لِكِبْرِهِ، ولا حاجتَهُ إلى بابِهم سببًا لِذُلِّهِ.

El-hukmü en yekıfe haysü yecibü’l-vukûf. Ve’l-hukmü en yahruce haysü yekûnü’l-hurûcü ezkâ. Ve’l-hukmü en lâ yec‘ale hâcete’n-nâsi ilâ atâihî sebeben likibrih, ve lâ hâcetehû ilâ bâbihim sebeben lizüllih.

Hüküm, durulması gereken yerde durmaktır. Hüküm, çıkılması gereken yerde çıkmaktır. Hüküm, insanların senin vereceğin şeye ihtiyaç duymasını kibir sebebi yapmamaktır. Hüküm, senin onların kapısına ihtiyaç duymanı zillet sebebi yapmamaktır.

يا ربِّ، إنْ وهبتَنا حكمًا، فاجعلْهُ عليكَ دالًّا لا علينا. وإنْ فتحتَ لنا بيانًا، فاجعلْهُ رحمةً لا سطوة. وإنْ أريتَنا ما خَفِيَ على غيرِنا، فلا تجعلْ رؤيتَنا فتنةً لنا، ولا سببًا لنسيانِ فقرِنا إليك.

Yâ Rabbi, in vehebtenâ hukmen, fec‘alhü aleyke dâllen lâ aleynâ. Ve in fetahte lenâ beyânen, fec‘alhü rahmeten lâ satveh. Ve in eraytenâ mâ hafiye alâ gayrinâ, felâ tec‘al ru’yetenâ fitneten lenâ, ve lâ sebeben linisyâni fakrinâ ileyk.

Ya Rabbi, bize hüküm verirsen onu Sana işaret eden bir şey kıl; bize işaret eden bir şey kılma. Bize beyan açarsan onu rahmet kıl; tahakküm kılma. Başkalarına gizli kalanı bize gösterirsen, görüşümüzü bizim için fitne kılma. Bizi Sana muhtaç oluşumuzu unutmaya sevk etme.

Üçüncü Kapı

حَنَانًا مِّن لَّدُنَّا

Katından Bir Şefkat

لا تكملُ القوّةُ إلا إذا غُسِلَتْ بالحنان. ولا يَصْلُحُ الحنانُ إلا إذا حُفِظَ بالزكاة. فالحنانُ ليس ضعفًا، والزكاةُ ليست زينةً للظاهر، بل طهارةُ القوةِ من البغي، وطهارةُ اللسانِ من الشماتة، وطهارةُ الصمتِ من الجبن، وطهارةُ الردِّ من الانتقام.

Lâ tekmülü’l-kuvvetü illâ izâ gusilet bi’l-hanân. Ve lâ yasluhu’l-hanânü illâ izâ hufiza bi’z-zekâh. Fe’l-hanânü leyse da‘fâ, ve’z-zekâtü leyset zîneten li’z-zâhir, bel tahâratü’l-kuvveti mine’l-bağy, ve tahâratü’l-lisâni mine’ş-şemâteh, ve tahâratü’s-samti mine’l-cübn, ve tahâratü’r-raddi mine’l-intikâm.

Kuvvet, şefkatle yıkanmadıkça tamam olmaz. Şefkat, temizlikle korunmadıkça salah bulmaz. Şefkat zayıflık değildir. Temizlik sadece zahirin süsü değildir. Bilakis kuvvetin azgınlıktan temizlenmesidir. Dilin şamatadan temizlenmesidir. Susmanın korkaklıktan temizlenmesidir. Cevabın intikamdan temizlenmesidir.

كم من كلمةٍ يستطيعُ العبدُ أن يقولَها، فيمنعُهُ اللهُ منها رحمةً به قبلَ غيرِه. وكم من سلاحٍ يملكُهُ، فيأبى أن يُخرِجَهُ لأنَّ النصرَ إذا تلوَّثَ صار هزيمةً أخرى. وكم من موضعٍ يقدرُ فيه على الإحراج، فيختارُ البيانَ دون التشهير، والحدَّ دون الإهانة، والخروجَ دون الكسر.

Kem min kelimetin yestetîu’l-abdü en yekûlehâ, feyemneuhü’llâhü minhâ rahmeten bihî kable gayrih. Ve kem min silâhın yemlikuhû, feye’bâ en yuhricehû lienne’n-nasra izâ televvese sâra hezîmeten uhrâ. Ve kem min mevdıin yakdiru fîhi ale’l-ihrâc, feyahtâru’l-beyâne dûne’t-teşhîr, ve’l-hadde dûne’l-ihâneh, ve’l-hurûce dûne’l-kesr.

Kulun söyleyebileceği nice söz vardır; Allah onu o sözden alıkoyar, başkasından önce ona merhamet eder. Kulun sahip olduğu nice silah vardır; onu çıkarmayı reddeder; çünkü kirlenmiş zafer başka bir yenilgidir. Kulun karşı tarafı zor durumda bırakabileceği nice yer vardır; ama teşhiri değil beyanı seçer, aşağılamayı değil sınırı seçer, kırmayı değil çıkmayı seçer.

هذا هو الحنانُ الذي من لدنِ الله: أن تبقى العينُ دامعةً ولو اشتدَّ الموقف، وأن يبقى القلبُ ذاكرًا ولو صارت اليدُ حازمة، وأن لا ينسى العبدُ أنَّ الذين يردُّ عليهم عبادُ الله، وأنَّ اللهَ أقدرُ عليهِ منهم عليه.

Hâzâ hüve’l-hanânü’llezî min ledüni’llâh: en tebkâ’l-aynü dâmiaten ve leviştedde’l-mevkıf, ve en yebkâ’l-kalbü zâkiran ve lev sârati’l-yedü hâzimeh, ve en lâ yensa’l-abdü enne’llezîne yeruddü aleyhim ibâdü’llâh, ve enne’llâhe akderu aleyhi minhüm aleyh.

İşte Allah katından gelen şefkat budur: durum sertleşse bile göz yaşlı kalır. El kararlı olsa bile kalp zikirli kalır. Kul, cevap verdiği kimselerin de Allah’ın kulları olduğunu unutmaz. Allah’ın kendi üzerindeki kudretinin, onların kendisi üzerindeki kudretinden daha büyük olduğunu unutmaz.

فيا ربِّ، اجعلْ في قوتِنا حنانًا، وفي حنانِنا طهارة، وفي طهارتِنا تقوى، وفي تقوانا سترًا، وفي سترِنا حمدًا.

Feyâ Rabbi, ic‘al fî kuvvetinâ hanânâ, ve fî hanâninâ tahâreh, ve fî tahâratinâ takvâ, ve fî takvânâ setrâ, ve fî setrinâ hamdâ.

Ya Rabbi, kuvvetimizde şefkat kıl. Şefkatimizde temizlik kıl. Temizliğimizde takvâ kıl. Takvâmızda setr kıl. Setrimizde hamd kıl.

Dördüncü Kapı

بِرًّا بِوَالِدَيْهِ

Anne Babaya İyilik

للعبدِ اسمٌ يحمله، ولكنَّ الاسمَ ليس له وحدَه. فيه دعاءُ أمّ، وتعبُ أب، وسترُ بيت، وسنواتٌ لا يعرفُها الغرباء، وأيدٍ رفعتْهُ قبل أن يعرفَ كيف يمشي، وقلوبٌ دعتْ لهُ قبل أن يعرفَ كيف يدعو.

Li’l-abdi’smün yahmilüh, ve lâkinne’l-isme leyse lehû vahdeh. Fîhi duâü ümm, ve teabü eb, ve setrü beyt, ve senevâtün lâ ya‘rifühe’l-gurabâ, ve eydin rafeathü kable en ya‘rife keyfe yemşî, ve kulûbün deat lehû kable en ya‘rife keyfe yed‘û.

Kulun taşıdığı bir isim vardır; fakat o isim yalnızca ona ait değildir. O ismin içinde bir annenin duası, bir babanın emeği, bir evin örtüsü, yabancıların bilmediği yıllar, daha yürümeyi bilmeden onu ayağa kaldıran eller, daha dua etmeyi bilmeden onun için dua eden kalpler vardır.

فإذا دخلَ العبدُ مائدةً، دخلَ باسمِه، ودخلَ معهُ ظلُّ أهلِهِ. وإذا تكلَّمَ، لم يكنْ لسانُهُ وحدَهُ في المجلس، بل كان معهُ أدبُ بيتِهِ، ووقارُ أبيهِ، ودعاءُ أمِّهِ، وميراثُ من لم يحضروا بأجسادِهم ولكن حضرتْ أسماؤُهم.

Feizâ dehale’l-abdü mâideh, dehale bismih, ve dehale meahû zıllü ehlih. Ve izâ tekelleme, lem yekün lisânühû vahdehû fi’l-meclis, bel kâne meahû edebü beytih, ve vekâru ebîh, ve duâü ümmih, ve mîrâsü men lem yahdurû biecsâdihim ve lâkin hadaret esmâuhüm.

Kul bir sofraya girdiğinde, adıyla girer; ama ailesinin gölgesi de onunla girer. Konuştuğunda, mecliste yalnız onun dili bulunmaz. Evindeki edep, babasının vakarı, annesinin duası, bedenleriyle orada bulunmayan ama isimleriyle orada bulunanların mirası da onunla konuşur.

ومن البرِّ أن لا يُدخلَ أهلَهُ في غموضٍ لا يطمئنُّ إليه. ومن البرِّ أن يسألَ عن الأمانِ إذا كان الأمرُ يمسُّهم. ومن البرِّ أن يحفظَ لهم موضعَهم فلا يجعلَهم زينةً لمائدةٍ لا تحفظُ العهد. ومن البرِّ أن يكونَ ليّنَ القلبِ، صلبَ الظهرِ، يعرفُ أنَّ التسامحَ في حقِّ النفسِ شيء، والتفريطَ في أمانةِ الأهلِ شيءٌ آخر.

Ve mine’l-birri en lâ yüdhile ehlehû fî gumûdin lâ yatmainnü ileyh. Ve mine’l-birri en yes’ele ani’l-emâni izâ kâne’l-emru yemessühüm. Ve mine’l-birri en yahfeza lehüm mevdıahüm felâ yec‘alehüm zîneten limâidetin lâ tahfezu’l-ahd. Ve mine’l-birri en yekûne leyyine’l-kalbi, salbe’z-zahri, ya‘rifü enne’t-tesâmuhe fî hakkı’n-nefsi şey’, ve’t-tefrîta fî emâneti’l-ehli şey’ün âhar.

Anne babaya iyilikten biri de, onları içinin rahat etmediği bir belirsizliğe sokmamaktır. Mesele onlara dokunuyorsa güvenliği sormak da iyiliktir. Onların yerini korumak, onları ahdi korumayan bir sofranın süsü yapmamak da iyiliktir. Kalbi yumuşak ama sırtı sağlam olmaktır. İnsanın kendi hakkı konusunda müsamaha göstermesinin başka, ailesinin emaneti konusunda gevşek davranmasının başka olduğunu bilmektir.

يا ربِّ، اجعلْ قيامَنا لأهلِنا برًّا لا عصبية، وحفظَنا لأسمائِهم أمانةً لا كِبْرًا، ودفاعَنا عن حقوقِهم أدبًا لا انتقامًا. ولا تجعلنا نُضيِّعُ ما حملونا إياهُ من الثقةِ بحسنِ ظنٍّ في غيرِ موضعِه.

Yâ Rabbi, ic‘al kıyâmenâ liehlinâ birran lâ asabiyyeh, ve hıfzanâ liesmâihim emâneten lâ kibrâ, ve difâanâ an hukûkıhim edeben lâ intikâmâ. Ve lâ tec‘alnâ nüdayyiu mâ hammelûne iyyâhü mine’s-sikati bihüsni zannin fî gayri mevdıih.

Ya Rabbi, ailemiz için duruşumuzu asabiyet değil iyilik kıl. İsimlerini korumamızı kibir değil emanet kıl. Haklarını savunmamızı intikam değil edep kıl. Bize emanet ettikleri güveni, yerinde olmayan iyi zanla zayi ettirme.

Beşinci Kapı

لا جَبَّارًا وَلا عَصِيًّا

Ne Zorba Ne İsyankâr

ما أضيقَ الطريقَ بين القوةِ والجبروت، وما أدقَّ الخيطَ بين الحدِّ والقسوة، وما أسرعَ ما يلبسُ الهوى ثوبَ الحق، وما أرقَّ ما يكونُ القلبُ محتاجًا إلى ربِّه حين يظنُّ أنَّهُ أصاب.

Mâ adyeka’t-tarîka beyne’l-kuvveti ve’l-ceberût, ve mâ edekka’l-hayta beyne’l-haddi ve’l-kasveh, ve mâ esrea mâ yelbisü’l-hevâ sevbe’l-hakk, ve mâ erakka mâ yekûnü’l-kalbü muhtâcen ilâ Rabbihî hîne yezunnü ennehû esâb.

Kuvvet ile zorbalık arasındaki yol ne kadar dardır. Sınır ile katılık arasındaki ip ne kadar incedir. Heva, ne kadar hızlı hakkın elbisesini giyer. Kul, isabet ettiğini zannettiği anda kalbi Rabbine ne kadar muhtaçtır.

ليس الجبّارُ من قالَ: لا. ولكن الجبّارَ من قالَها لنفسِه لا لله. وليس القويُّ من كسرَ غيرَه، ولكن القويَّ من لم يتركْ نفسَهُ تكسرُهُ ساعةَ الغضب. وليس المتواضعُ من ضيَّعَ حدَّه، ولكن المتواضعَ من عرفَ حدَّهُ ولم يتجاوزْهُ إلى ظلمِ أحد.

Leyse’l-cebbâru men kâle: lâ. Ve lâkinne’l-cebbâre men kâlehâ linefsihî lâ lillâh. Ve leyse’l-kaviyyü men kesera gayrah, ve lâkinne’l-kaviyye men lem yetruk nefsehû teksiruhû sâate’l-gadab. Ve leyse’l-mütevâdiu men dayyea haddeh, ve lâkinne’l-mütevâdia men arafe haddehû ve lem yetecâvezhü ilâ zulmi ehad.

Zorba, “hayır” diyen kişi değildir. Zorba, bu “hayır”ı Allah için değil nefsi için söyleyendir. Güçlü, başkasını kıran değildir. Güçlü, öfke anında nefsinin kendisini kırmasına izin vermeyendir. Mütevazı, sınırını zayi eden değildir. Mütevazı, sınırını bilen ve onu kimseye zulmetmek için aşmayandır.

فالعبدُ إذا رأى خللًا، قالَ بقدرِ ما رأى. وإذا أغلقَ بابًا، أغلقَهُ بلا لعنة. وإذا خرجَ من طريق، خرجَ بلا شماتة. وإذا حفظَ حقَّه، حفظَ معهُ حقَّ غيرِه في الكرامة.

Fe’l-abdü izâ raâ halelen, kâle bikadri mâ raâ. Ve izâ ağleka bâben, ağlekahû bilâ la‘neh. Ve izâ harace min tarîk, harace bilâ şemâteh. Ve izâ hafiza hakkah, hafiza meahû hakka gayrihî fi’l-kerâmeh.

Kul bir bozukluk gördüğünde, gördüğü kadar söyler. Bir kapıyı kapattığında, onu lanetle kapatmaz. Bir yoldan çıktığında, şamata ile çıkmaz. Hakkını koruduğunda, başkasının haysiyet hakkını da korur.

اللهمَّ لا تجعلْ حدودَنا قسوة، ولا لينَنا ضياعًا، ولا وضوحَنا كِبْرًا، ولا سكوتَنا خوفًا، ولا كلامَنا فتنة.

Allâhümme lâ tec‘al hudûdenâ kasveh, ve lâ lînenâ dayââ, ve lâ vudûhanâ kibrâ, ve lâ sükûtenâ havfâ, ve lâ kelâmenâ fitneh.

Allah’ım, sınırlarımızı katılık kılma. Yumuşaklığımızı zayi oluş kılma. Açıklığımızı kibir kılma. Susmamızı korku kılma. Sözümüzü fitne kılma.

Altıncı Kapı

قَلْبُ الْأَرْقَامِ

Rakamların Tersine Dönüşü

ثم انقلبَتِ المرآةُ. كان النظرُ أولًا إلى: مريم ١٩ / ١٢، ١٣، ١٤. ثم دارَ القلبُ إلى: يوسف ١٢ / ١٩، والرعد ١٣ / ١٩، وإبراهيم ١٤ / ١٩.

Sümme’nkalebeti’l-mir’âh. Kâne’n-nazaru evvelen ilâ: Meryem 19 / 12, 13, 14. Sümme dâra’l-kalbü ilâ: Yûsuf 12 / 19, ve’r-Ra‘d 13 / 19, ve İbrâhîm 14 / 19.

Sonra ayna döndü. Bakış önce şuradaydı: Meryem: 19 / 12, 13, 14. Sonra kalp şuraya döndü: Yusuf: 12 / 19, Ra‘d: 13 / 19, İbrahim: 14 / 19.

وليس هذا لعبًا بالأرقام، ولا دعوى علمٍ بما لا يملكُهُ العبد، ولا عبادةً للتناسبات. ولكنَّهُ وقوفُ قلبٍ عند بابٍ فُتحَ له، فلم يقلْ: ملكتُ السر، بل قالَ: سبحانَ من أرانِي من السرِّ ما يكفيني لأحمدَهُ وأعمل.

Ve leyse hâzâ leiben bi’l-erkâm, ve lâ da‘vâ ilmin bimâ lâ yemlikühü’l-abd, ve lâ ibâdeten li’t-tenâsübât. Ve lâkinnehû vukûfü kalbin inde bâbin fütiha leh, felem yekul: melektü’s-sir, bel kâle: sübhâne men erânî mine’s-sirri mâ yekfînî liahmedehû ve a‘mel.

Bu, rakamlarla oyun oynamak değildir. Kulun sahip olmadığı bir ilmi iddia etmesi değildir. Uyumlara ibadet etmek değildir. Fakat kalbin kendisine açılan bir kapının önünde durmasıdır. Kalp “sırrı elde ettim” demez; “Bana sırdan, hamd etmem ve çalışmam için yetecek kadar gösteren Allah ne yücedir” der.

12:19 — Yûsuf

وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَىٰ دَلْوَهُ ۖ قَالَ يَا بُشْرَىٰ هَٰذَا غُلَامٌ ۚ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً ۚ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ.

Ve câet seyyâratün feerselû vâridehüm feedlâ delveh, kâle yâ büşrâ hâzâ gulâm, ve eserrûhü bidâah, va’llâhü alîmün bimâ ya‘melûn.

“Bir kervan geldi; sucularını gönderdiler. O kovasını kuyuya saldı. ‘Müjde! İşte bir oğlan!’ dedi. Onu bir ticaret malı gibi sakladılar. Allah ise onların yaptıklarını hakkıyla biliyordu.” (Yûsuf, 19)

قيمةٌ في الجُبّ، وعينٌ تراها بضاعة، وتدبيرٌ من فوقِ التدبير. ما أضيقَ نظرَ من يرى الإنسانَ منفعة، ولا يرى فيه أمانة. ومن يرى الموهبةَ طريقًا إلى مصلحتِه، ولا يرى أنَّ لصاحبِ الموهبةِ حقًّا وحرمة. ومن يقولُ: يا بشرى، ثم يُسرُّ ما وجدَهُ بضاعةً.

Kîmetün fi’l-cübb, ve aynün terâhâ bidâah, ve tedbîrün min fevkı’t-tedbîr. Mâ adyeka nazara men yere’l-insâne menfeah, ve lâ yerâ fîhi emâneh. Ve men yere’l-mevhibete tarîkan ilâ maslahatih, ve lâ yerâ enne lisâhibi’l-mevhibeti hakkan ve hurmeh. Ve men yekûlü: yâ büşrâ, sümme yüsirru mâ vecedehû bidâah.

Kuyuda bir değer. Onu meta olarak gören bir göz. Tedbirin üstünde bir tedbir. İnsanı menfaat olarak görüp onda emanet görmeyenin bakışı ne kadar dardır. Kabiliyeti kendi menfaatine yol görüp, kabiliyet sahibinin hakkını ve hürmetini görmeyenin bakışı ne kadar dardır. “Müjde!” deyip bulduğunu meta gibi saklayanların bakışı ne kadar dardır.

ولكنَّ آخرَ الآيةِ يغسلُ القلبَ من الخوف: وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ. يعلمُ ما أُظهِر، وما أُضمِر، وما قيلَ، وما سُكِتَ عنه، وما زُيِّنَ، وما أُخْفِيَ تحتَ الثيابِ الحسنة. فلا يضيعُ عندهُ عبدٌ رأى نفسَهُ تُقاسُ بمنفعة، ولا يضيعُ عندهُ موقفٌ حُفِظَ فيهِ الحقُّ بالأدب، ولا يضيعُ عندهُ خروجٌ من بابٍ كان يمكنُ أن يكونَ فتنة.

Ve lâkinne âhıra’l-âyeti yağsilü’l-kalbe mine’l-havf: va’llâhü alîmün bimâ ya‘melûn. Ya‘lemü mâ uzhir, ve mâ udmir, ve mâ kîle, ve mâ sükite anh, ve mâ züyyin, ve mâ uhfiye tahte’s-siyâbi’l-haseneh. Felâ yedîu indehû abdün raâ nefsehû tükâsü bimenfeah, ve lâ yedîu indehû mevkıfün hufiza fîhi’l-hakku bi’l-edeb, ve lâ yedîu indehû hurûcün min bâbin kâne yümkinü en yekûne fitneh.

Fakat ayetin sonu kalbi korkudan yıkar: Allah onların yaptıklarını bilir. Açığa çıkanı da bilir, içe gömüleni de bilir, söyleneni de bilir, susulanı da bilir, süsleneni de bilir, güzel elbiselerin altına gizleneni de bilir. Nefsinin menfaatle ölçüldüğünü gören kul O’nun katında zayi olmaz. Hakkın edeple korunduğu hiçbir duruş O’nun katında zayi olmaz. Fitne olabilecek bir kapıdan çıkış O’nun katında zayi olmaz.

13:19 — Ra‘d

أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَىٰ ۚ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ.

Efemen ya‘lemü ennemâ ünzile ileyke min Rabbike’l-hakku kemen hüve a‘mâ, innemâ yetezekkeru ülü’l-elbâb.

“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Ancak akıl ve basiret sahipleri düşünüp öğüt alır.” (Ra‘d, 19)

ليس كلُّ ناظرٍ بصيرًا. وليس كلُّ ساكتٍ غافلًا. وليس كلُّ متأخِّرٍ عاجزًا. وليس كلُّ مُسرعٍ طائشًا. وليس كلُّ صغيرٍ صغيرًا عند الله.

Leyse küllü nâzırin basîrâ. Ve leyse küllü sâkitin gâfilâ. Ve leyse küllü müteahhırin âcizâ. Ve leyse küllü müsriin tâişâ. Ve leyse küllü sağîrin sağîran inde’llâh.

Her bakan gören değildir. Her susan gafil değildir. Her geciken aciz değildir. Her hızlanan düşüncesiz değildir. Her küçük görülen, Allah katında küçük değildir.

البصيرةُ أن ترى موضعَ الحقِّ داخلَ كثرةِ الكلام. أن ترى الزيادةَ المختبئةَ في النقص. والخطرَ المختبئَ في اللطف. والأخذَ المختبئَ في العطاء. والاستعمالَ المختبئَ في لفظِ التعاون. والبصيرةُ أيضًا أن لا تظلم. أن لا تجعلَ ظنَّك حكمًا. أن تنتظرَ البيان. فإذا جاءَ البيانُ، وضعتَهُ في الميزان. وإذا استقامَ، قبلتَهُ. وإذا لم يستقم، خرجتَ بلا ضجيج.

El-basîratü en terâ mevdıa’l-hakkı dâhıle kesreti’l-kelâm. En tere’z-ziyâdete’l-muhtebiete fi’n-naks. Ve’l-hatara’l-muhtebie fi’l-lutf. Ve’l-ahze’l-muhtebie fi’l-atâ. Ve’l-isti‘mâle’l-muhtebie fî lafzı’t-teâvün. Ve’l-basîratü eydan en lâ tazlim. En lâ tec‘ale zanneke hukmâ. En tentazıra’l-beyân. Feizâ câe’l-beyânü, vada‘tehû fi’l-mîzân. Ve izâ’stekâme, kabiltehû. Ve izâ lem yestekim, harecte bilâ dacîc.

Basiret, söz kalabalığının içinde hakkın yerini görmektir. Eksikliğin içine gizlenmiş fazlalığı, nezaketin içine gizlenmiş tehlikeyi, vermenin içine gizlenmiş almayı, iş birliği lafzının içine gizlenmiş kullanımı görmektir. Basiret aynı zamanda zulmetmemektir. Zannını hüküm hâline getirmemektir. Beyanı beklemektir. Beyan gelince onu mizana koymaktır. İstikamet üzereyse kabul etmek, istikamet üzere değilse gürültüsüz çıkmaktır.

إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ. واللُّبُّ هو أن لا يأخذَكَ ظاهرُ الكلامِ عن باطنِه، ولا باطنُ الظنِّ عن عدلِه، ولا عدلُك عن حزمِك، ولا حزمُك عن رحمتِك.

İnnemâ yetezekkeru ülü’l-elbâb. Ve’l-lübbü hüve en lâ ye’huzeke zâhiru’l-kelâmi an bâtınih, ve lâ bâtınü’z-zanni an adlih, ve lâ adlüke an hazmik, ve lâ hazmüke an rahmetik.

Ancak akıl ve basiret sahipleri öğüt alır. Öz, sözün zahirinin seni bâtınından alıkoymamasıdır. Zannın bâtınının seni adaletinden alıkoymamasıdır. Adaletinin seni ciddiyetinden, ciddiyetinin seni rahmetinden alıkoymamasıdır.

14:19 — İbrâhîm

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ ۚ إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ.

Elem tera enne’llâhe halaka’s-semâvâti ve’l-arda bi’l-hakk, in yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti bihalkın cedîd.

“Görmedin mi ki Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır? Dilerse sizi giderir ve yeni bir yaratılış getirir.” (İbrâhîm, 19)

الحقُّ أصلُ الخلق. فما لم يكنْ على الحقِّ، كانَ غريبًا عن أصلِ الوجود، ولو كَثُرَتْ حولَهُ الأسماءُ والأرقامُ والقصص. ليس البقاءُ لمن طالَ تاريخُه، ولا لمن كَبُرَ بيتُه، ولا لمن كَثُرَ قولُه، ولا لمن ملكَ صورةَ القوة؛ بل البقاءُ لما أرادَ اللهُ بقاءَهُ، والثباتُ لما أقامَهُ اللهُ على الحق.

El-hakku aslü’l-halk. Femâ lem yekün ale’l-hakkı, kâne garîben an aslı’l-vücûd, ve lev keseret havlehü’l-esmâü ve’l-erkâmü ve’l-kısas. Leyse’l-bekâü limen tâle târîhuh, ve lâ limen kebüra beytüh, ve lâ limen kesüra kavlüh, ve lâ limen meleke sûrate’l-kuvveh; bel el-bekâü limâ erâde’llâhü bekâeh, ve’s-sebâtü limâ ekâmehü’llâhü ale’l-hakk.

Hak, yaratılışın aslıdır. Hak üzere olmayan şey, etrafında isimler, rakamlar ve hikâyeler çoğalsa da, varlığın aslına yabancıdır. Bekâ, tarihi uzun olana değildir. Evi büyük olana değildir. Sözü çok olana değildir. Kuvvetin suretine sahip olana değildir. Bekâ, Allah’ın bekâsını murad ettiğinindir. Sebat, Allah’ın hak üzere ikame ettiğinindir.

إن يشأْ يذهبْ ترتيبًا ويأتي بترتيب. ويصرفْ وجهًا ويأتي بوجه. ويغلقْ بابًا ويفتحْ بابًا. ويُخرجْ عبدًا من طريقٍ ظنَّهُ طريقَه، ليُدخلهُ في طريقٍ لم يكنْ يتوقَّعُه.

İn yeşe’ yüzhib tertîben ve ye’ti bitertîb. Ve yasrif vechen ve ye’ti bivech. Ve yuğlik bâben ve yeftah bâbâ. Ve yuhric abden min tarîkın zannehû tarîkah, liyüdhilehû fî tarîkın lem yekün yetevakkauh.

Allah dilerse bir düzeni giderir, başka bir düzen getirir. Bir yüzü çevirir, başka bir yüz getirir. Bir kapıyı kapatır, başka bir kapı açar. Kulunu kendi yolu sandığı bir yoldan çıkarır, hiç beklemediği bir yola sokar.

فيا ربِّ، لا تجعلْنا نتعلَّقُ ببابٍ إذا أغلقتَه، ولا نُعادي بابًا إذا فتحتَه، ولا نظنُّ أنَّ رزقَنا محصورٌ في يدِ أحدٍ من خلقِك. فأنتَ الخالقُ بالحق، وأنتَ المبدِّلُ بالحق، وأنتَ الباقي بعد فناءِ كلِّ ترتيب.

Feyâ Rabbi, lâ tec‘alnâ neteallaku bibâbin izâ ağlaktehû, ve lâ nüâdî bâben izâ fetahteh, ve lâ nezunnü enne rızkanâ mahsûrun fî yedi ehadin min halkık. Feente’l-hâliku bi’l-hakk, ve ente’l-mübeddilü bi’l-hakk, ve ente’l-bâkî ba‘de fenâi külli tertîb.

Ya Rabbi, kapattığın kapıya bağlanmamıza izin verme. Açtığın kapıya düşman olmamıza izin verme. Rızkımızın Senin kullarından birinin elinde hapsedildiğini zannetmemize izin verme. Sen hak ile yaratansın. Sen hak ile değiştirensin. Sen her düzenin fânî oluşundan sonra bâkî kalansın.

Yedinci Kapı

السَّاعَاتُ الثَّلَاث

Üç Saat

خرجَتِ الكلمةُ في ١٢:١٩، ومرَّتْ على معنى ١٣:١٩، ووصلتْ في أفقٍ آخرَ عند ١٤:١٩. فلم تكنْ عند العبدِ حيلة، ولا تدبيرٌ مقصود، ولا انتظارٌ مصطنع. كانَ الأمرُ عملًا، ثم صارَ شاهدًا. كانَ رسالةً، ثم صارَ مرآة. كانَ وقتًا، ثم صارَ بابًا إلى الحمد.

Harececeti’l-kelimetü fî 12:19, ve merret alâ ma‘nâ 13:19, ve vasalet fî ufukın âhare inde 14:19. Felem tekün inde’l-abdi hîleh, ve lâ tedbîrün maksûd, ve lâ intizârün mustana‘. Kâne’l-emru amelâ, sümme sâra şâhidâ. Kâne risâleten, sümme sâra mir’âh. Kâne vakten, sümme sâra bâben ile’l-hamd.

Söz 12:19’da çıktı. 13:19 mânâsının üzerinden geçti. Başka bir ufukta 14:19’da ulaştı. Kulda ne bir hile vardı, ne bilerek kurulmuş bir tertip, ne de yapay bir bekleme. İş bir ameldi; sonra şahit oldu. Bir mesajdı; sonra ayna oldu. Bir vakitti; sonra hamde açılan bir kapı oldu.

والعبدُ إذا رأى ذلكَ لم يقلْ: أنا صاحبُ السر. بل قالَ: يا ربِّ، أنا أفقرُ من أن أملكَ لحظة، وأضعفُ من أن أخلقَ تناسبًا، وأقلُّ من أن أرتِّبَ معنى. ولكنَّكَ رحمتَ، فأريتَ. ولطفتَ، فنبَّهتَ. وسترتَ، فلم تجعلْني أقفُ عند الساعةِ دونَ صاحبِ الساعة.

Ve’l-abdü izâ raâ zâlike lem yekul: ene sâhibü’s-sir. Bel kâle: yâ Rabbi, ene efkaru min en emlike lahza, ve ad‘afu min en ahluka tenâsüben, ve ekallü min en ürettibe ma‘nâ. Ve lâkinneke rahimte, feeraytе. Ve letafte, fenebbehte. Ve seterte, felem tec‘alnî ekıfü inde’s-sâati dûne sâhibi’s-sâah.

Kul bunu gördüğünde şöyle demez: “Ben sırrın sahibiyim.” Bilakis şöyle der: Ya Rabbi, ben bir anı sahiplenemeyecek kadar fakirim. Bir uyumu yaratamayacak kadar zayıfım. Bir mânâyı düzenleyemeyecek kadar küçüğüm. Fakat Sen merhamet ettin, gösterdin. Lütfettin, uyandırdın. Örttün, beni saatte bırakıp saatin Sahibinden alıkoymadın.

فلك الحمدُ على ما ظهر، ولك الحمدُ على ما خفي، ولك الحمدُ على ما وافقَ القلب، ولك الحمدُ على ما كسرَ الوهم، ولك الحمدُ على ما أغلقتَ، ولك الحمدُ على ما فتحتَ.

Feleke’l-hamdü alâ mâ zahar, ve leke’l-hamdü alâ mâ hafiye, ve leke’l-hamdü alâ mâ vâfeka’l-kalb, ve leke’l-hamdü alâ mâ kesera’l-vehm, ve leke’l-hamdü alâ mâ ağlakte, ve leke’l-hamdü alâ mâ fetahte.

Görünene hamd Sana. Gizli kalana hamd Sana. Kalbe uygun düşene hamd Sana. Vehmi kırana hamd Sana. Kapattığına hamd Sana. Açtığına hamd Sana.

Sekizinci Kapı

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

İşten Boşalınca Yine Çalış

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ. وَإِلَىٰ رَبِّكَ فَارْغَبْ.

Feizâ farağte fensab. Ve ilâ Rabbike fergab.

“Öyleyse bir işi bitirince yine gayret et. Ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirâh, 7-8)

ليس الكشفُ موضعَ جلوس، بل موضعُ قيام. وليس الانشراحُ نهايةَ الطريق، بل بدايةُ عملٍ أنقى. وليس أن يُرِيَ اللهُ عبدَهُ معنىً، أن يصيرَ العبدُ صاحبَ دعوى، بل أن يصيرَ صاحبَ شكرٍ وخدمةٍ وخوفٍ ورجاء.

Leyse’l-keşfü mevdıa culûs, bel mevdıa kıyâm. Ve leyse’l-inşirâhu nihâyete’t-tarîk, bel bidâyete amelin enkâ. Ve leyse en yüriye’llâhü abdehû ma‘nen, en yasîra’l-abdü sâhibe da‘vâ, bel en yasîra sâhibe şükrin ve hıdmetin ve havfin ve recâ.

Keşif, oturma yeri değildir; kalkış yeridir. İnşirah, yolun sonu değildir; daha temiz bir işin başlangıcıdır. Allah’ın kuluna bir mânâ göstermesi, kulun iddia sahibi olması için değil; şükür, hizmet, korku ve ümit sahibi olması içindir.

فإذا فرغتَ من جواب، فانصبْ إلى عمل. وإذا فرغتَ من باب، فانصبْ إلى باب. وإذا فرغتَ من معنى، فانصبْ إلى شكرِ المعنى. وإذا فرغتَ من موقفٍ حفظتَ فيه حقَّك، فانصبْ إلى موقفٍ تحفظُ فيه قلبَك. وإذا فرغتَ من الناس، فلا تفرغْ من ربِّ الناس.

Feizâ farağte min cevâb, fensab ilâ amel. Ve izâ farağte min bâb, fensab ilâ bâb. Ve izâ farağte min ma‘nâ, fensab ilâ şükri’l-ma‘nâ. Ve izâ farağte min mevkıfin hafizte fîhi hakkak, fensab ilâ mevkıfin tahfezu fîhi kalbek. Ve izâ farağte mine’n-nâs, felâ tefruğ min Rabbi’n-nâs.

Bir cevaptan boşalınca işe koyul. Bir kapıdan boşalınca başka kapıya koyul. Bir mânâdan boşalınca o mânânın şükrüne koyul. Hakkını koruduğun bir duruştan boşalınca, kalbini koruyacağın bir duruşa koyul. İnsanlardan boşalınca insanların Rabbinden boşalma.

فالعلامةُ إذا لم تُورِثْ عملًا، صارت حكاية. والإشارةُ إذا لم تُورِثْ تواضعًا، صارت فتنة. والفتحُ إذا لم يُورِثْ عبوديةً، صار بابًا إلى النفس. وأما إذا قالَ العبدُ: الحمدُ لله، ثم قام، وقالَ: لا حولَ ولا قوّةَ إلا بالله، ثم عمل، وقالَ: حسبي اللهُ ونعم الوكيل، ثم مضى، صارَ ما رآهُ نورًا لا دخانًا، وزادًا لا غرورًا.

Fe’l-alâmetü izâ lem tûris amelâ, sârat hikâyeh. Ve’l-işâratü izâ lem tûris tevâduan, sârat fitneh. Ve’l-fethu izâ lem yûris ubûdiyyeten, sâra bâben ile’n-nefs. Ve emmâ izâ kâle’l-abdü: el-hamdü lillâh, sümme kâm, ve kâle: lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, sümme amil, ve kâle: hasbiye’llâhü ve ni‘me’l-vekîl, sümme madâ, sâra mâ raâhü nûran lâ duhânâ, ve zâden lâ gurûrâ.

Alâmet, amel doğurmazsa hikâye olur. İşaret, tevazu doğurmazsa fitne olur. Fetih, kulluk doğurmazsa nefse açılan kapı olur. Ama kul “Elhamdülillah” der ve kalkarsa, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” der ve çalışırsa, “Hasbunallahu ve ni‘mel vekîl” der ve yürürse, gördüğü şey duman değil nur olur, gurur değil azık olur.

Sonuç

دُعَاءُ الْكِتَابِ وَالسَّاعَة

Kitâb ve Sâat Duası

اللهمَّ، يا من قلتَ: خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ، علِّمْنا أن نأخذَ الحقَّ بقوّة، ولا تجعلْ قوَّتَنا جبروتًا.

Allâhümme, yâ men kulte: huzi’l-kitâbe bikuvveh, allimnâ en ne’huze’l-hakka bikuvveh, ve lâ tec‘al kuvvetenâ ceberûtâ.

Allah’ım, “Kitabı kuvvetle al” buyuran Rabbim, bize hakkı kuvvetle almayı öğret; kuvvetimizi zorbalık kılma.

اللهمَّ، آتِنا حكمًا لا يُورِثُ عُجبًا، وبصيرةً لا تُورِثُ قسوة، وحنانًا لا يُورِثُ ضياعًا، وزكاةً تُطهِّرُ اللسانَ والقلبَ والنيةَ والموقف.

Allâhümme, âtinâ hukmen lâ yûrisü ucbâ, ve basîraten lâ tûrisü kasveh, ve hanânen lâ yûrisü dayââ, ve zekâten tütahhiru’l-lisâne ve’l-kalbe ve’n-niyyete ve’l-mevkıf.

Allah’ım, bize ucub doğurmayan bir hüküm ver. Katılık doğurmayan bir basiret ver. Zayi oluş doğurmayan bir şefkat ver. Dili, kalbi, niyeti ve duruşu temizleyen bir temizlik ver.

اللهمَّ، اجعلنا بارّين بآبائِنا وأمّهاتِنا، حافظين لأماناتِ بيوتِنا، لا نبيعُ أسماءَهم في موائدِ الغفلة، ولا نحملُهم إلى طرقٍ لا نطمئنُّ إليها، ولا نجعلُ غيرتَنا عليهم كِبْرًا، ولا لينَنا مع الناسِ تفريطًا.

Allâhümme, ic‘alnâ bârrîne biâbâinâ ve ümmehâtinâ, hâfizîne liemânâti büyûtinâ, lâ nebîu esmâehüm fî mevâidi’l-gafleh, ve lâ nahmilühüm ilâ turukın lâ natmainnü ileyhâ, ve lâ nec‘alü gîratenâ aleyhim kibrâ, ve lâ lînenâ mea’n-nâsi tefrîtâ.

Allah’ım, bizi babalarımıza ve annelerimize iyilik edenlerden eyle. Evlerimizin emanetlerini koruyanlardan eyle. Onların isimlerini gaflet sofralarında satmamayı nasip et. Onları içimizin rahat etmediği yollara taşımamayı nasip et. Onlar için duyduğumuz gayreti kibir kılma. İnsanlara karşı yumuşaklığımızı da gevşeklik kılma.

اللهمَّ، لا تجعلنا جبارين عصاة، ولا ضعفاءَ تُستباحُ حدودُهم، ولا أصحابَ قلوبٍ قاسية، ولا أصحابَ ألسنةٍ جارحة، ولا أصحابَ مواقفَ ملوَّثةٍ بحظوظِ النفس.

Allâhümme, lâ tec‘alnâ cebbârîne usâh, ve lâ duafâe tüstebâhu hudûduhüm, ve lâ ashâbe kulûbin kâsiyeh, ve lâ ashâbe elsinetin cârihah, ve lâ ashâbe mevâkıfe mülevvesetin bihuzûzi’n-nefs.

Allah’ım, bizi zorba ve isyankârlardan eyleme. Sınırları çiğnenen zayıflardan da eyleme. Kalbi katı olanlardan eyleme. Dili yaralayanlardan eyleme. Nefsin paylarıyla kirlenmiş duruş sahiplerinden eyleme.

اللهمَّ، إنْ أريتَنا رقمًا، فلا تفتنَّا بالرقم. وإنْ أريتَنا ساعةً، فلا تفتنَّا بالساعة. وإنْ أريتَنا تناسبًا، فلا تفتنَّا بالتناسب. واجعلْ كلَّ ما نراهُ طريقًا إليك، لا حجابًا بيننا وبينك.

Allâhümme, in eraytenâ rakmen, felâ teftinnâ bi’r-rakm. Ve in eraytenâ sâaten, felâ teftinnâ bi’s-sâah. Ve in eraytenâ tenâsüben, felâ teftinnâ bi’t-tenâsüb. Vec‘al külle mâ nerâhü tarîkan ileyk, lâ hicâben beynenâ ve beynek.

Allah’ım, bize bir rakam gösterirsen, bizi rakamla imtihan edip perdeleme. Bize bir saat gösterirsen, bizi saatle imtihan edip perdeleme. Bize bir uyum gösterirsen, bizi uyumla imtihan edip perdeleme. Gördüğümüz her şeyi Sana giden yol eyle; bizimle Senin aranda perde eyleme.

اللهمَّ، لا تكلْنا إلى أنفسِنا طرفةَ عين، ولا أقلَّ من ذلك، ولا مقدارَ ما بينَ اهتزازتَيْ وترٍ دقيق. أمسكْنا بك، وثبِّتنا بك، وردَّنا إليك كلَّما مِلْنا، ولا تجعلنا إلا عبيدًا محفوظين بلطفِك.

Allâhümme, lâ tekilnâ ilâ enfüsinâ tarfete ayn, ve lâ ekalle min zâlik, ve lâ mikdâra mâ beyne’htizâzetey veterin dakîk. Emsiknâ bik, ve sebbitnâ bik, ve ruddenâ ileyke küllemâ milnâ, ve lâ tec‘alnâ illâ abîden mahfûzîne bilutfik.

Allah’ım, bizi göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha az bir süre, hatta ince bir telin iki titreşimi arasındaki miktar kadar bile nefsimize bırakma. Bizi Seninle tut. Bizi Seninle sabit kıl. Her meylettiğimizde bizi Sana döndür. Bizi ancak lütfunla korunmuş kullar eyle.

اللهمَّ، إنْ أمسكتَنا ثبتْنا، وإنْ تركتَنا ضعْنا. وإنْ فتحتَ لنا بابًا دخلناهُ باسمِك، وإنْ أغلقتَ عنَّا بابًا حمدناكَ على سترِك. وإنْ أعطيتَنا قلنا: الحمدُ لله، وإنْ منعتَنا قلنا: الحمدُ لله، وإنْ كشفتَ لنا قلنا: الحمدُ لله، وإنْ حجبتَ عنَّا قلنا: الحمدُ لله.

Allâhümme, in emsektenâ sebetnâ, ve in terektenâ da‘nâ. Ve in fetahte lenâ bâben dehalnâhü bismik, ve in ağlakte annâ bâben hamidnâke alâ setrik. Ve in a‘taytenâ kulnâ: el-hamdü lillâh, ve in mena‘tenâ kulnâ: el-hamdü lillâh, ve in keşefte lenâ kulnâ: el-hamdü lillâh, ve in hacebte annâ kulnâ: el-hamdü lillâh.

Allah’ım, Sen tutarsan sabit kalırız. Sen bırakırsan kayboluruz. Bize bir kapı açarsan, o kapıdan Senin adınla gireriz. Bize bir kapıyı kapatırsan, örtüşüne hamd ederiz. Verirsen “Elhamdülillah” deriz. Vermezsen “Elhamdülillah” deriz. Açarsan “Elhamdülillah” deriz. Perdelersen yine “Elhamdülillah” deriz.

اللهمَّ، اجعلْنا ممن إذا فرغَ نصب، وإذا نصبَ رغب، وإذا رغبَ قصدَكَ وحدَك، وإذا قصدَكَ لم يلتفتْ إلى غيرِك إلا أدبًا ورحمةً وأداءً للحق.

Allâhümme, ic‘alnâ mimmen izâ farağa nasab, ve izâ nasabe rağib, ve izâ rağibe kasedeke vahdek, ve izâ kasedeke lem yeltefit ilâ gayrike illâ edeben ve rahmeten ve edâen li’l-hakk.

Allah’ım, bizi bir işi bitirince yine gayret edenlerden eyle. Gayret edince Sana yönelenlerden eyle. Sana yönelince yalnız Seni kastedenlerden eyle. Seni kastettiğinde de Senin kullarına ancak edep, rahmet ve hakkı yerine getirme üzere yönelenlerden eyle.

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ. نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ.

Hasbünallâhü ve ni‘me’l-vekîl. Ni‘me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr.

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır.

وصلّى اللهُ على سيدنا محمد، وعلى آله وصحبِه وسلّم تسليمًا كثيرًا.

Ve sallâ’llâhü alâ seyyidinâ Muhammed, ve alâ âlihî ve sahbihî ve selleme teslîmen kesîrâ.

Allah, Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına çokça salât ve selâm eylesin.

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ