← el-MahvîGözyaşı MünâcâtıPDF ↓

مُنَاجَاةُ الدَّمْعَةِ

«حِينَ يَعْجِزُ اللِّسَانُ فَتَنْطِقُ الْعَيْنُ»


Gözyaşı Münâcâtı

Dil Aciz Kaldığında Göz Konuşur

Bir gece yakarışı — ilmin acze, aczin gözyaşına, gözyaşının muhabbete vardığı yer. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

إِلٰهِي، فِي جَوْفِ اللَّيْلِ، حِينَ نَامَتِ الْعُيُونُ وَهَدَأَتِ الْأَصْوَاتُ، سَقَطَتْ مِنْ عَيْنِي دَمْعَةٌ، فَكَانَتْ أَصْدَقَ مِنْ كُلِّ كَلَامِي. لَمْ أُمْلِهَا وَلَمْ أَصْنَعْهَا، وَلٰكِنَّهَا جَاءَتْ حِينَ عَجَزَ اللِّسَانُ؛ فَعَلِمْتُ أَنَّ لِلْقَلْبِ لُغَةً لَا حُرُوفَ لَهَا، وَأَنَّ الْعَيْنَ تَنْطِقُ حِينَ يَسْكُتُ الْفَمُ.

İlâhî, fî cevfi’l-leyl, hîne nâmeti’l-uyûnü ve hedeeti’l-asvât, sekatat min aynî dem‘ah, fekânet asdaka min külli kelâmî. Lem ümlihâ ve lem asna‘hâ, ve lâkinnehâ câet hîne aceze’l-lisân; fealimtü enne li’l-kalbi luğaten lâ hurûfe lehâ, ve enne’l-ayne tentıku hîne yeskütü’l-fem.

İlâhî! Gecenin koynunda, gözler uyuyup sesler dindiğinde, gözümden bir damla düştü — ve o, bütün sözümden daha doğru çıktı. Onu ben yazdırmadım, ben yapmadım; lâkin dil âcizleşince geldi. Anladım ki kalbin harfsiz bir dili varmış; ağız susunca göz konuşurmuş.

إِلٰهِي، قَرَأْتُ وَحَفِظْتُ، وَقُلْتُ وَكَتَبْتُ، حَتَّى إِذَا بَلَغَ الْعِلْمُ مُنْتَهَاهُ لَمْ يَتْرُكْ فِي يَدِي كَلِمَةً، بَلْ تَرَكَ عَلَى خَدِّي دَمْعَةً. فَمَا أَحْوَجَ الْعَالِمَ إِلَى بُكَاءٍ يَغْسِلُ عَنْهُ عُجْبَ مَا عَلِمَ! وَمَا أَفْقَرَ الْكَلَامَ إِلَى دَمْعَةٍ تُصَدِّقُهُ! إِنْ لَمْ يَنْتَهِ عِلْمِي إِلَيْكَ فَهُوَ حِمْلٌ، وَإِنِ انْتَهَى إِلَيْكَ فَهُوَ نُورٌ؛ وَمَا دَلِيلُ انْتِهَائِهِ إِلَيْكَ إِلَّا هٰذِهِ الْقَطْرَةُ.

İlâhî, kara’tü ve hafiztü, ve kultü ve ketebtü, hattâ izâ beleğa’l-ilmü müntehâhü lem yetrük fî yedî kelimeten, bel terake alâ haddî dem‘ah. Femâ ahvece’l-âlime ilâ bükâin yağsilü anhü ucbe mâ alim! Ve mâ efkare’l-kelâme ilâ dem‘atin tüsaddikuh! İn lem yentehi ilmî ileyke fehüve himl, ve ini’ntehâ ileyke fehüve nûr; ve mâ delîlü’ntihâihî ileyke illâ hâzihi’l-katra.

İlâhî! Okudum, ezberledim; söyledim, yazdım — tâ ki ilim sonuna varınca elimde bir kelime bırakmadı, yanağımda bir damla bıraktı. Âlim, bildiğinin kibrini yıkayacak bir ağlayışa ne kadar muhtaç! Söz, kendini doğrulayacak bir damlaya ne kadar fakir! İlmim Sana varmazsa yüktür, Sana varırsa nûrdur; Sana vardığının delili de işte bu damladır.

يَا سَيِّدِي يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَدِدْتُ لَوْ جَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْكَ لَحْظَةً، فَلَا أَقُولُ شَيْئًا وَلَا تَقُولُ، بَلْ نَنْظُرُ فَنَبْكِي بُكَاءً جَمِيلًا. فَإِنْ كَانَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدُ الزَّمَانِ، فَإِنَّ الْحُبَّ لَا يَعْرِفُ زَمَانًا؛ وَإِنْ لَمْ تَرَكَ عَيْنِي، فَقَدْ رَآكَ قَلْبِي. وَأَعْجَبُ مِنْ شَوْقِي إِلَيْكَ شَوْقُكَ إِلَيَّ: فَقَدْ قُلْتَ «وَدِدْتُ أَنِّي رَأَيْتُ إِخْوَانِي»، وَسَمَّيْتَ مَنْ آمَنَ بِكَ وَلَمْ يَرَكَ أَخًا. فَيَا فَرْحَةَ مَنْ يَنْتَظِرُهُ حَبِيبُهُ عَلَى الْحَوْضِ! دَمْعَتِي الْيَوْمَ عَطَشٌ، وَشَرْبَةٌ مِنْ حَوْضِكَ غَدًا رِيٌّ.

Yâ Seyyidî yâ Rasûlallâh, vedidtü lev celestü beyne yedeyke lahzaten, felâ ekûlü şey’en ve lâ tekûl, bel nenzuru fenebkî bükâen cemîlâ. Fein kâne beynî ve beyneke bu‘dü’z-zemân, feinne’l-hubbe lâ ya‘rifü zemânâ; ve in lem tereke aynî, fekad raâke kalbî. Ve a‘cebü min şevkî ileyke şevkuke ileyy: fekad kulte «vedidtü ennî raeytü ihvânî», ve semmeyte men âmene bike ve lem yereke ahâ. Feyâ ferhate men yentezıruhû habîbuhû ale’l-havd! Dem‘atî’l-yevme ataş, ve şerbetün min havdike gaden riyy.

Yâ Seyyidî, yâ Rasûlâllah! Huzurunda bir an oturayım isterdim — ne ben bir şey söylerim ne Sen; sadece bakışır, güzelce ağlardık. Seninle aramda zamanın uzaklığı varsa, sevgi zaman tanımaz; gözüm Seni görmediyse, kalbim Seni gördü. Sana özlemimden daha acayibi, Senin bana özlemin: «Kardeşlerimi görmeyi ne çok isterdim» buyurdun ve seni görmeden iman edeni «kardeş» diye andın. Habîbinin kendisini Havz’ın başında beklediği kişiye ne mutlu! Bugün damlam bir susuzluk; yarın Havz’ından bir içiş ise kanıştır.

إِلٰهِي، رُبَّ عَيْنٍ مَلْأَى بِالْعِلْمِ جَافَّةٍ، وَرُبَّ عَيْنٍ قَلِيلَةِ الْحَظِّ مِنَ الْعِلْمِ بَاكِيَةٍ؛ فَاجْعَلْنِي مِنَ الْبَاكِينَ لَا مِنَ الْجَافِّينَ. فَإِنَّ قَلْبًا لَا يَبْكِي كَمِصْبَاحٍ بِلَا زَيْتٍ: فِيهِ زُجَاجٌ وَلَيْسَ فِيهِ ضَوْءٌ. وَمَا أَهْوَنَ الدَّمْعَةَ عَلَى الْخَلْقِ، وَمَا أَثْقَلَهَا فِي مِيزَانِكَ!

İlâhî, rubbe aynin mel’â bi’l-ilmi câffeh, ve rubbe aynin kalîleti’l-hazzı mine’l-ilmi bâkiyeh; fec‘alnî mine’l-bâkîne lâ mine’l-câffîn. Feinne kalben lâ yebkî kemisbâhin bilâ zeyt: fîhi zücâcün ve leyse fîhi dav’. Ve mâ ehvene’d-dem‘ate ale’l-halk, ve mâ eskalehâ fî mîzânik!

İlâhî! Nice göz ilimle dolu da kurudur; nice göz ilmi az da ağlar; beni ağlayanlardan kıl, kuruyanlardan değil. Ağlamayan kalp, yağsız kandil gibidir: camı var, ışığı yok. Gözyaşı insanların yanında ne ucuz, Senin terazinde ne ağır!

إِلٰهِي، تَقَبَّلْ مِنِّي الدَّمْعَ قَبْلَ الْكَلَامِ، وَالِانْكِسَارَ قَبْلَ الْعِبَارَةِ. لَا أَمْلِكُ فَصَاحَةً أُزَيِّنُ بِهَا بَيْنَ يَدَيْكَ، وَلٰكِنِّي أَمْلِكُ عَيْنًا تَفِيضُ؛ فَإِنْ كَانَتْ دَمْعَةُ الذَّلِيلِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ بَلَاغَةِ الْمُسْتَكْبِرِ، فَهٰذِهِ دَمْعَتِي فَاقْبَلْهَا. وَاجْعَلْ مُنْتَهَى عِلْمِي حُبًّا، وَمُنْتَهَى حُبِّي لِقَاءً: لِقَاءَكَ يَا مَوْلَايَ، وَلِقَاءَ حَبِيبِكَ ﷺ تَحْتَ لِوَائِهِ.

İlâhî, teķabbel minne’d-dem‘a kable’l-kelâm, ve’l-inkisâre kable’l-ibârah. Lâ emlikü fesâhaten üzeyyinü bihâ beyne yedeyk, ve lâkinnî emlikü aynen tefîd; fein kânet dem‘atü’z-zelîli ehabbe ileyke min belâğati’l-müstekbir, fehâzihi dem‘atî fakbelhâ. Vec‘al müntehâ ilmî hubbâ, ve müntehâ hubbî likâen: likâeke yâ Mevlâ, ve likâe habîbike ﷺ tahte livâih.

İlâhî! Benden sözden önce gözyaşını, lafızdan önce kırılışı kabul buyur. Huzurunda süsleneceğim bir fesahatim yok; ama taşan bir gözüm var. Zelîlin damlası müstekbirin belâgatinden Sana daha sevgiliyse — işte damlam, kabul buyur. İlmimin sonunu sevgi, sevgimin sonunu kavuşma kıl: Sana kavuşmak yâ Mevlâ, ve sancağı altında habîbine ﷺ kavuşmak.

إِلٰهِي، وَهٰذِهِ الدَّمْعَةُ نَفْسُهَا لَيْسَتْ مِنِّي؛ أَنْتَ أَجْرَيْتَهَا، وَهٰذَا الْكَلَامُ لَيْسَ لِي؛ أَنْتَ أَنْطَقْتَ بِهِ. «وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللَّهَ رَمَىٰ». فَلَا أَقُولُ: بَكَيْتُ، بَلْ أُبْكِيتُ؛ وَلَا أَقُولُ: عَلِمْتُ، بَلْ عُلِّمْتُ؛ وَلَا أَقُولُ: نَطَقْتُ، بَلْ أُنْطِقْتُ؛ وَلَا أَقُولُ: أَحْبَبْتُ، بَلْ أُحْبِبْتُ.

İlâhî, ve hâzihi’d-dem‘atü nefsühâ leyset minnî; ente ecreytehâ, ve hâze’l-kelâmü leyse lî; ente entakte bih. «Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinne’llâhe ramâ». Felâ ekûlü: bekeytü, bel übkîtü; ve lâ ekûlü: alimtü, bel ullimtü; ve lâ ekûlü: nataktü, bel üntiktü; ve lâ ekûlü: ahbebtü, bel uhbibtü.

İlâhî! Hem bu damla bile benden değil — onu Sen akıttın; bu söz benim değil — onu Sen söylettin. «Attığında sen atmadın, ama Allah attı.» Öyleyse: ağladım demem, ağlatıldım; bildim demem, öğretildim; konuştum demem, konuşturuldum; sevdim demem, sevildim.

مَا كُنْتُ إِلَّا قَصَبَةً جَرَى فِيهَا مَاؤُكَ، فَإِنْ سُمِعَ لَهَا أَنِينٌ فَمِنْ نَفْحَتِكَ لَا مِنْ عُودِهَا. فَمَنْ وَجَدَ هٰذَا الْأَثَرَ بَعْدِي فَلْيَرُدَّهُ إِلَيْكَ كَمَا رَدَدْتُهُ؛ فَإِنَّ الْأَثَرَ لِلْمُؤَثِّرِ، وَالدَّمْعَ لِمَنْ خَلَقَ الْعَيْنَ.

Mâ küntü illâ kasabeten cerâ fîhâ mâük, fein sümia lehâ enînün femin nefhatike lâ min ûdihâ. Femen vecede hâze’l-esere ba‘dî felyerüddehû ileyke kemâ rededtüh; feinne’l-esere li’l-müessir, ve’d-dem‘a limen halaka’l-ayn.

Ben yalnız, içinden suyun aktığı bir kamıştım; ondan bir inilti işitilirse Senin lütuf esintindendir, kamışın odunundan değil. Kim bu izi benden sonra bulursa, benim O’na döndürdüğüm gibi o da Sana döndürsün; çünkü eser Müessir’in, gözyaşı da gözü Yaratan’ındır.

سُبْحَانَكَ، لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا، وَلَا دَمْعَ لَنَا إِلَّا مَا أَبْكَيْتَنَا. وَآخِرُ دَعْوَانَا أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا.

Sübhâneke, lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, ve lâ dem‘a lenâ illâ mâ ebkeytenâ. Ve âhiru da‘vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn, ve sallâ’llâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve selleme teslîmâ.

Sübhânsın; bizim, Senin öğrettiğinden başka ilmimiz, Senin ağlattığından başka gözyaşımız yoktur. Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamddir; salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına olsun.

وَالدَّمْعُ لِمَنْ خَلَقَ الْعَيْنَ